Çılgın Fransızlar
Kategoriler: Kamera Arkası, KORKU SİNEMA
Japon ve Korelilerin tv’den çıkan, cep telefonundan bö! diyen süpersonik karakterli korku / gerilim filmlerine burun kıvırmaya başladıysanız, Amerikan teen slasherları artık gençlik nereye gidiyor? diye kaygılandırmaktan gayrısına sebep olamıyorsa, ya da cin/peri/hayalet öyküleri de sizi açmıyorsa, bu durumda fransız mutfağını önerebiliriz..
Bugünün 3 spesyalinden biri Haute Tension. Film hakkında herhangi bir şey yazmayıp ne menem bir şey olduğunu kavrayabilesiniz diye sadece imdb sayfasında filmin muhteviyatını oluşturan etiketlerin bir kısmını ekleyeceğim, izleyip izlemeyeceğinize kendiniz karar verin:
Nipples, Female Psychopath, Extreme Violence, Child Murder, Severed Head, Female Masturbation, Blood Splatter, Lesbian Kiss, Necrophiliac, Urination Scene, Animal Killing, Axe In Chest, Fellatio, Severed Hand, Slit Throat, Twist Ending..Tekrar edeyim, bunlar sadece bir kısmı!..

2. filmimiz A L’interieur. Diğeri kadar ağır sapık olmasa da (en azından tüm o hengamenin arasında cinsel öğelere yer vermemişler) hamile kadınlara hiç bir koşul altında izlettirilmemesi gereken bu enteresan film gerçek anlamda bir kan banyosu ve There Will Be Blood adını aslında daha çok hak ediyor.
Öyle ki filmin sonunda kamera evin son halini gösterirken tavanlara kadar her yerin (yok artık) kana bulandığını görüyorsunuz (sanırım yönetmen abartmak için kırmızı filtre kullanmış… olsun!).

3. filmimiz ise Frontier(s).. Bugüne kadar imzasını attığı 30’dan fazla müzik videosuyla adını duyuran genç ve iddialı yönetmen Xavier Gens, ilk uzun metrajlı filminin kendi eğilimlerine uygun olmasını tercih ederek “Sınır(da)” ya imza attı.
Gore ve vahşeti üst düzeyde yaşatan Frontier(s) adeta bir Texas Chainsaw Massacre, Haute Tension ve Hostel karışımı.Akıllarda yer edecek ve seyretmekte güçlük çekilen bir çok sahneyi içeriyor film..
Bu üç filmi de çekici kılan, şer odağı güruhun senin benim gibi etten kemikten insanlar oluşları sebebiyle her an icaplarına bakılabilir, hatta bir anlık dikkatsizlikle (ayağı mayağı kayıp) kendi kendilerini etkisiz hale getirebilir oluşları.Bunun dışında şiddetin fütursuz ve kaygısızca kullanılışı, filmlere hakim genel deliliğin, cinnetin, o abartı hissinin olay ilerledikçe artması ve gerçekçi hasar modellemesi falan gibi öğeler de cezbediyor!

A L’interieur’a dair saptadığım enteresan nokta ise bu filmde sapık ablayı oynayan Beatrice Dalle ile katlettiği -hani filmin sonunda zombi gibi dikilip şuursuzca saldıran- polis Nicolas Duvauchelle (ki kendisini Levis’ın memleketimizde pek meşhur Freedom to move reklamından hatırlarız -hani bir kızla oğlan koridor boyunca karşılarına çıkan duvarları yıkarak koşar, en sonunda binadan dışarı fırlayıp fezaya doğru uzanırlar… Handel’in Sarabande’ı eşliğinde?) ikilisi bir başka filmde daha karşı karşıya gelmişlerdi ki o da Trouble Every Day isimli kimilerinin haksızca mide bulandırıcı hatta gore dedikleri, görsellik olarak şahane ve müziklerini de Tindersticks’in yaptığı gayet başarılı filmdi.
Ha evet, söylenenlerde haklılık payı olabilir, biraz kanlıdır.O kadar ki Beatrice abla Nicolas’ı o filmde yer. Yer derken, cidden yer.
Ama filmin (Trouble Every Day) geneline baktığımızda o ablanın vukuatları münferit birer hadisedir, şahsen benim filmden aklımda kalan sahne esas kızın Paris semalarında süzülen fularıdır.
Bu arada son dönem fransız sineması mahsulatı kan vahşet filmleri listesine bir film daha ekleyelim: Lady Blood..

90′lı yıllarda -hatta tam 1990′da- çevrilen ilk film Baby Blood’ın devamı olan film, ilk filmdeki olaylardan sonra kendine yeni bir hayat kuran esas kızın, karanlık mazisine ait kötü karakterlerin yeniden ortaya çıkmasını anlatıyor. Yukarıdaki fotoğraftan da anlaşılacağı üzere bu filmde de kan gövdeyi götürüyor.











Favorim Haute Tension filmin tagları güzel seçilmiş filmde çalan müziklerde film kadar güzel The Muse grubunun New Born ve Ricchi e Poveri den 1988 yılında söylediği Sara Perche Ti Amo filmin başında arabada beraber söyledikleri şarkı.
Martyrs fikrine katılmakla birlikte filmi Sıradanlaştırılan şiddet ve omurgasız senaryosu olarak görüyorum. Ele aldığı metin için gerekli olan psikolojik altyapıyı oluşturmadan, piyasadaki diğer türdeşlerinin yaptığı gibi ilk dakikadan itibaren aksiyona abanıyor film. Yönetmen her ne kadar geriye dönüşlerle karakterleri ve hikâyeyi olgunlaştırmaya çalışsa da raydan çıkan film süresi boyunca sendeleyip duruyor maalesef.Kalıplaşmış korku öğelerine sıkça başvurmaktan çekinmeyen filmin en önemli zaafı şiddeti sıradanlaştıran yorumu. Film için koz olarak kullanılabilecek işkence sahneleri, ucuz bir anlatımla gelişigüzel yerlere serpiştirilerek bir dezavantaja dönüştürülmüş adeta. Zira ihtiva ettiği çoğu gereksiz işkence sahnesi yerine,
yukarıda değindiğimiz hikâye ve karakterlerin gelişimine ağırlık verilse ortaya Takeshi Miike filmlerini aratmayacak düzeyde bir gerilim filmi çıkabilirmiş.
İddea ediyorum: “Martyrs ” Fransa korku sinemasından gelen en çarpıcı yapım olarak yerini alacak literatürde. Ne “İçerde” ne “Sınırda”. Daha iyisi gelene dek en iyisi “Martyrs”. Bence tabii….