En Sevdiğim 5 Salgın Hastalık Filmi

  • Tarih: Şubat 20th, 2013
  • Ekleyen
 
1 Puan2 Puan3 Puan4 Puan5 Puan6 Puan7 Puan8 Puan9 Puan10 Puan (9 votes, average: 8,00 out of 10)
Loading ... Loading ...

Kategoriler: Gülşah Yeğenoğlu, KORKU SİNEMA, Korku Sinema Toplist

Çocukluk yıllarında sık sık hastalanan biri olarak, bulaşıcı hastalıklardan korkarım. Bakteri ve virüsler beni acayip ürkütür. Bu yüzden ben de kendi çapımda ufak bir liste oluşturdum. Kesinlikle genişletilmeye açık bir liste olup, zamanında izlediğim ve benim üzerimde önemli bir etkiye sahip filmlerden oluşmuştur. Vakit sıkıntımdan dolayı listemi kısa tutmak istedim ve sonuç olarak daha az fantastik daha gerçek hayata yakın salgın hastalıkları ve bunların insanlar ya da toplum üzerindeki etkilerini ele alan filmleri seçtim. Örneğin Stephen King’in Mahşer’i listemde yer almıyor çünkü burada ana tema, iyi ile kötü arasındaki epik savaş ve hikayedeki salgın hastalık, daha ziyade bir arka plan oluşturuyor.

Aşağıda en çok korktuğum 5 “kurgu hastalık” yer alıyor. Umarım bir gün gerçek olup karşımıza çıkmazlar.

5. Andromeda Strain (1971)

Uzaydan bir uydunun New Mexico’daki Piedmont kasabasına düşmesinden sonra, buradaki insanlar ölü bulunur. Bunun üzerine Hava Kuvvetleri acil alarma geçer. Bu olaydan yıllar önce, Dr. Jeremy Stone ve ekibi böyle bir olayın gerçekleşmesini beklediklerinden dolayı yüksek güvenlikli bir araştırma laboratuarının kurulmasını sağlamıştır. Ve aldıkları haber üzerine, Dr.Stone, Dr. Dutton, Leavitt ve Hall Wildfire adını verdikleri laboratuara gidip uzaydan gelen bu bilinmeyen organizmayı inceleme altına alırlar. Uzaylı organizmanın kod adı Andromeda’dır.

Bu arada kasabada hayatta kalan iki kişi vardır; yaşlı bir şarapçı ve bir aylık bir bebek. Bilim adamları doğal olarak hayatta kalanları da incelemektedir. Yalnız fark etmedikleri bir nokta vardır; o da uzaylı mikrobumuzun çoktan mutasyon geçirdiğidir (bu tür filmlerde beni en çok korkutan noktadır). Bu yüzden, laboratuardakiler çok büyük bir tehlikeyle karşı karşıyadırlar. Bu tehlikeden kurtulmanın yolu, laboratuarın sahip olduğu nükleer imha mekanizmasını harekete geçirmek olabilir.

Çok küçükken izlediğim bir filmdi; bu yüzden aklımda sadece kasabadaki ölüleri çektikleri giriş sahneleri kalmış ancak kesinlikle salgın filmlerinin en güzel örneklerinden biri diyebilirim. Film, kanserden 2008 yılında rahmetli olan Michael Crichton’ın aynı adlı romanından uyarlanmıştır. Tanıdınız değil mi? Evet, Jurassic Park’ın yazarı.

4. Outbreak (1995)

1967 yılının Temmuz ayında, Zaire’deki Motaba Nehri’nde %100 öldürücü özelliğe sahip bir virüs insanlar arasında yayılmaya başlar. Virüse “Motaba Virüsü” adı verilir ve bu mikroorganizma o kadar öldürücüdür ki, hastalığa yakalanan insanlar, şiddetli kanama ve iç organların erimesi yüzünden 3 gün içinde ölmektedir. Motaba Nehri Vadisi’ni kasıp kavuran hastalığın daha fazla yayılmasını önlemek için, “kötü adam” General Donald McClintock’un emriyle buraları hiç canlı kalmayacak şekilde bombalanır. Yine de bu fikre karşı olan biri vardır; o da General Bill Ford’dur.

27 yıl sonra 1994 yılında virüs Zaire’de yeniden ortaya çıkar ve ordunun Maryland’deki Fort Detrick Enfeksiyöz Hastalıklar Araştırma Enstitüsü’nde görevli olan Albay Sam Daniels ve ekibi, General Bill Ford’un emriyle, Motaba virüsünü araştırmak üzere buraya gider. Aynı anda Biotest isimli bir firmanın elemanı da tesisten çaldığı maymunu kara borsada satmak üzere ABD’ye getirir ve sürprize bakın ki bu maymun Motaba virusunun taşıyıcısıdır. Hal böyle olunca işin içine CDC (meşhur Hastalık Kontrol Merkezi) karışır ve burada görevli olan Robby Keough ABD’deki vakaları incelemeye başlar. Kendisi aynı zamanda Albay Sam Daniels’ın eski karısı olduğu için, çiftin yolları bir noktada kesişir. Bu arada virüsümüz rahat durmayarak mutasyon geçirir ve son derece bulaşıcı bir hale gelir. Yeni versiyon virüsün yaptığı hastalık, talihsiz Cedar Creek kasabasını vurur ama gözü dönmüş General Donald McClintock’un buna da güzel bir çözümü vardır: Bombala gitsin! Kahraman Albay Sam günü kurtarmak için kolları sıvar.

Outbreak filmi sonlara doğru klişe Amerikan kahramanlık olgusunu önümüze koysa bile, filmin başından ortalarına doğru olan kısımda, virüsün yayılma hikayesi oldukça etkileyici bir biçimde anlatılmış. Motaba virüsü kurgu olabilir ama esinlendiği Ebola virüsü son derece gerçek ve tehlikeli bir organizma. Kısaca senaristlerin elinde kuvvetli bir malzeme varmış ama tam yararlanılamamış. Yine de filmin ilk kısmı insanın üzerinde bir etki bırakıyor.

Not: Dayanamadan yazayım dedim Ebola ile ilgili Robin Cook’un Salgın (Outbreak) isimli kitabını şiddetle tavsiye ederim. Yazarın kendisi doktor; varın kalanını siz düşünün.

3. Carriers (2009)

Beni en çok ürküten ve en çok rahatsız eden filmdi diyebilirim. Bittiğinde kendimi hiç olmadığım kadar karamsar ve üzgün hissetmiştim. Bu sebeple benden 10 üzerinden 10 alan bir fimdir.

Brian, kız arkadaşı Bobby, erkek kardeşi Danny ve arkadaşları Kate, dünyayı kasıp kavuran bir salgından kaçmak ve bir yere sığınmak için Brian ve Danny’nin küçükken tatil yaptıkları kumsala doğru yola çıkarlar. Yolda, Frank ve Frank’in hasta olan kızı ile karşılaşırlar. Frank’in arabasının benzini bitmiştir ve yardım aramaktadır. Başlangıçta, kesinlikle yardım etmeye niyetli olmayan grubun arabası bozulunca, Frank ile bir anlaşma yaparlar. Frank, yakınlardaki bir lisede söz konusu salgın hastalığa karşı bir serum olduğunu duymuştur ve kızını oraya götürmek istemektedir. Bu arada Bobby’nin, Jodie tarafından enfekte edilmesiyle işler karışır ve filmin kalanında ciddi ahlaki açmazlarla karşılaşırız.

Ciddi bir salgın hastalık durumunda, hayatta kalanların gözünden mücadeleyi anlatan şahane bir film. Tabii böylesi bir ortamda ahlaki değerlerin yeniden sorgulanması ve çoğunun da çiğnenmesi son derece doğal bir durum. İzlerken “Ben olsam hayatta böyle yapmazdım” demeden önce bir kez daha düşünmenize yol açan bir film.

2. Black Death (2010)

1348 yılında, Veba salgınının kol gezdiği İngiltere’de genç bir papaz bir grup şövalye ile birlikte yolculuğa çıkar. Osmund isimli genç rahibimiz, gizliden bir genç kız ile aşk yaşamaktadır ve sevgilisini hastalıktan kaçması için ormana gönderir. Sevgilisinin peşinden nasıl gideceğini kara kara düşünürken, bir grup şövalye Osmund’un kaldığı manastıra gelir ve sevgilisinin ormanda kaçtığı yerin yakınlarındaki bir köye gitmek için yardım ister. Fırsat bu fırsat diyen Osmund gruba gönüllü olarak yardım eder. Şövalyelerin amacı, hastalığın hiç dokunmadığı bu köye giderek orada barınan bir cadıyı öldürmektir.

Orta Çağ Avrupası’na damgasını vurmuş, tarih kitaplarına geçmiş ve hakkında sayısız belgesel çekilmiş olan Veba salgınını ne yazık ki doğrudan ele alan fazla bir film yoktur. Bu döneme ait filmlerde, Veba salgını genelde bir dekor, bir arka plan olarak kullanılmaktadır. Ancak Black Death filmi olaydaki büyük potansiyeli görmüş olacak ki bizzat Veba salgınının kendisini, insan ve toplum üzerindeki etkisini ele alıyor. Ancak bu etkiyi gösterişli bir şekilde kitlelere taşımak yerine tıpkı Carriers’ta olduğu gibi küçük bir grup üzerinden izleyiciye aktarıyor. Aynı dönemde geçen, Nicholas Cage’in Season of The Witch filminde olduğu gibi burada doğa üstü bir konu yok. Tam tersine, baştan sona her şey gayet gerçekçi.

Black Death, Orta Çağ’daki Veba salgınına kafayı takmış ve bununla ilgili eline geçirdiği kitapları okuyan veya belgeselleri ağzı sulanarak izleyen biri olarak benden tam not alan diğer bir filmdir. Sean Bean ve Eddie Redmayne’nin birinci sınıf oyunculuğu izlenmeye değer.

1. Contagion (2011)

Gerçeğe son derece yakın tarzıyla ruh halimi yıpratan salgın filmidir. Hong Kong’daki bir iş gezisinden dönen Beth Emhoff’da grip benzeri belirtiler ortaya çıkar ve kaldırıldığı hastanede ölür. Aynı gün daha geç saatlerde genç kadının küçük oğlu da aynı hastalık yüzünden ölür. Ancak Beth’in kocası Mitch bir şekilde bu hastalığa karşı bağışıktır. Beth’in ölümüyle birlikte, ölümcül hastalık da ülkede yayılmaya başlar. CDC’deki doktorlar, bu yeni hastalığın ciddiyetini kavrayana kadar birkaç gün geçer ve virüsün enfekte ettiği insan sayısı giderek artar. İşler, gerçek hayatta filmlerdeki gibi yürümediği için bilim adamlarının önce bu yeni virüsü tanımaları daha sonra da bununla mücadele yollarını bulmaları gerekmektedir ve bu süreç aylar sürecektir. Böylece, korkunç hastalık dünyada milyonlarca insanı öldürmeye devam eder ve bu arada büyüyen panik sebebiyle sosyal düzen yıkılmaya başlar.

Film, hem sinema eleştirmenlerinden hem de bilim adamlarından pozitif eleştiriler almış bir yapım. Filme, 2003 SARS epidemisi ve 2009 grip pandemisi ilham vermiş. Tüm dünyayı etkileyen bir salgın (yani pandemi) halinde ABD hükümetinin aldığı tavır ve uygulamalar, konuyla ilgili bilim adamlarının çalışmaları, toplumun böyle bir felakete gösterdiği tepki büyük bir gerçeklikle ve sürükleyici bir belgesel tarzında aktarılmış. Carriers ve Black Death’in tam aksine, bu filmde büyük plan sahneler konuşuyor. Bu yüzden de sıradan insanların salgın sırasında yaşadığı korku ve dram “büyük resim” içinde kayboluyor. Boş caddeler, sokaklardaki yağmalamalar, toplu mezarlar gibi geniş alanlarda yapılan çekimler ile durum seyirciye açıkça gösteriliyor; yani hayal gücüne izin yok. Buna dayanarak belgesel tarzında olmuş diyorum. Yine de etkileyici ve oldukça başarılı bir film. İnsanlara el yıkamayı öğretmek için pahalı ama etkileyici bir yol :)

Korkusitesi için yazan Gülşah Baykal Yeğenoğlu

Etiketler: , , , , , , , , ,

Paylaş:

  1. gulsah baykal diyor ki:

    Ben açıkçası korkularımdan bir tanesini paylaştım (evet aslında birden çok korktuğum şey var) :) Uçak korkumu hiç saymıyorum:) Her kış grip olduğumda bir endişe beni içten içe kemirir ne diyebilirim ki? Sanırım kendimi bir türlü sağ kalan bir avuç insan grubunun içinde göremiyorum:)

  2. wherearethevelvets diyor ki:

    Girişteki çocukluk travması bölümüne çok güldüm. Ben de bir liste yapıyorum, nedenini orada göreceksiniz.

    Gülşah ilk önce ellerine sağlık. Ben de listeyi beğendim. İşin esprisi, salgın hastalıklar konusunda bilgili olduğunun ipuçlarını da vermişsin. Girişte belirttiğin nedenlerden dolayı listeyi sınırlaman mantıklı. Gelenek olduğu üzere birçok film önerisi aklıma gelse de senin kriterlerine göre yine de bu listeye giremezdi diye düşündüm. O denli tutarlı, kompakt ve yeterli bir seçki olmuş. Ellerine sağlık :)

  3. wiler diyor ki:

    iki yazmışım üç olacaktı.
    bu arada amatör izleyiciler umarım resident evil ve rec serileri ile açlığını gidermez.

  4. wiler diyor ki:

    harika bir liste. içeriğe bakınca bir tane tartışılır film göremiyorum.
    listenin adı ‘sevdiğim’ diye başlıyor ‘en iyi’ yazmıyor. onun için seçimleri beğendim.
    ama keşke diyeceğim bir yapım var mı ? evet, dünya üzerinde hele ki bu listeden çok var. iki yapım dikkat çekiyor.; 28 Days Later, 12 Monkeys ve Children Of Men bu güzel filmlerden sonra izlemeniz gereken diğer yapımlar olabilir.
    haa bana göre de geçtiğimiz yılın en iyi romantik/dram filmlerinden Perfect Sense çok lezzetlidir. belki bu siteye göre bir korku kültürü bulunmamaktadır ancak aslında onun içinde barındırdığı korku sinmiştir. sinir uçlarınıza dokunacar ve nokta atışları çok iyidir.
    sinefil kalemine sağlık ! teşekkürler.

  5. nOmeRcY33 diyor ki:

    Muhteşem bir yazı olmuş öncelikle.

    Salgın hastalık deyince gözümün önüne onlarca film geldi , çoğu da gayet etkileyici filmlerdi ama hiçbirini burada göremedim. Büyük ihtimal listeyi kısa tutmandan dolayıdır. Hatta konu salgın hastalık olunca zombi filmleri de bu listeye girer bence ama zaten binlerce zombi filmi listesi var. Bu yüzden onları almaman daha iyi olmuş.

    “Umarım bir gün gerçek olup karşımıza çıkmazlar.” Bilmiyorum sorun bende mi (Galiba evet) ama hep bir zombi apocalypse ya da tüm dünyayı etkileyen bir kaosla karşılaşmak istemişimdir . İnsan bu tür durumlarda kendini hep kurtulan bir avuç insanın yerine koyar ya o yüzden herhalde.

Yorum Yaz

Yorum yapmak için üye girişi yapmalısınız.