Men Behind the Sun (Hei tai yang 731)

  • Tarih: Eylül 25th, 2009
  • Ekleyen
 
1 Puan2 Puan3 Puan4 Puan5 Puan6 Puan7 Puan8 Puan9 Puan10 Puan (18 votes, average: 7,28 out of 10)
Loading ... Loading ...

Kategoriler: 1980-1990 Arası, Film Arşivi, Gore-Splatter, Hong Kong, M, Murat 'Wherearethevelvets' Akçıl

Yönetmen: Tun Fei Mou
Senaryo: Mei Liu, Wen Yuan Mou
Yapım: 1988, Hong Kong Süre: 105 Dakika
Oyuncular: Hsu Gou, Gang Wang, Andrew Yu

Sanal ortamda bir efsane haline gelmiş, sansürsüz haline ulaşmak neredeyse mümkün olmayan Men Behind the Sun’ı nihayet (sansürsüz) izledim ve sevgili Korku Sitesi okurlarıyla paylaşmaktan zevk duyuyorum efendim.

İlk önce çok şaşırdığımı söylemeliyim. Film bir çok yerde “mide bulandırıcı, izlenemeyecek kadar sinir bozucu” gibi sıfatlarla tanımlanmış ve istismar sinemasının bir örneği olarak değerlendirilmiş. II. Dünya Savaşı esnasında, Japonlar’ın Çinliler’e uyguladığı şiddeti anlatan başka bir film var mı ben bilmiyorum. Ama sırf bunu anlatıyor diye yerin dibine sokulmasını onaylamıyorum. Sonuçta olanlar, Japonya’ya atılan atom bombası veya Yahudiler’e uygulanan soykırım kadar gerçektir. Diğer ikisi hakkında sürüyle film çekilirken, Çinliler sinemada neden haklarını arayamasınlar ki? Ortada bir suç varsa, o savaş suçudur; bunları anlatan yönetmenin değildir. Bu filmin lanetlenmesi ve yasaklanmasının altında bazı politik olaylar olduğundan şüpheleniyorum. Sonuçta, evet, izlenmesi mümkün olmayan grafik şiddet sahneleri içeriyor ama izleyicinin duygularını Mel Gibson’ın filmlerinden daha fazla suistimal etmiyor emin olun.

Yönetmen Tun Fei Mou’nun dediğine göre, aslında bir belgesel çekmek niyetiyle yola çıkmış. Fakat bu konuda yapılmış bir film olmadığını göz önünde bulundurarak, gerçek tarihi belgelerle beslenen bir kurgu filme yönelmiş. Filmin bir çok yerinde ekranda yazılar beliriyor ve tarihi kanıtlardan bahsediyor. Yani yönetmen işini sağlam tutmuş. Üstelik Filo 731 adlı gizli üssün gerçekten olduğuna dair arşiv görüntüler de eklenmiş filme.

Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru Çin toprakları üzerine kurulan, askeri üs Filo 731’den isim alan film, burada gerçekleştirilen gizli deneyleri anlatıyor. Tutsak Çinliler ve bir miktar Rus, bu deneylerde canlı kobaylar olarak kullanılıyor. Japon askerlerinin tüm derdi, biyolojik silahların etkinliğini test etmek ve Japon İmparatorluğu’na bağlılıklarını bu yolla göstermek. Ailelerinden çocuk yaşta koparılarak burada askeri eğitim alan oğlan çocukları (Genç Milisler) üzerine odaklanan film, masumiyetin kaybını dehşetengiz bir dille anlatıyor. Bu çocuklar sert eğitimlerinin yanı sıra, insanlık dışı deneylere zorla tanık yapılıyor, Çinliler’e işkence etmeleri konusunda kışkırtılıyor ve sistematik bir beyin yıkamaya maruz kalıyorlar.

SPOILER!

Filmdeki işkence sahneleri gerçekten asap bozucu. Bir adam canlı canlı basınç kazanına atılıyor ve kabin basıncı negatife düşürülüyor. Buna dayanamayan adam şişerek ölüyor ve barsakları anüsünden dışarı fırlıyor. Başka bir Çinli kadının elleri buz gibi havada donduruluyor ve sıcak suya konarak bir sebze gibi kemiklerinden sıyrılıyor. Küçük bir erkek çocuğa canlı canlı otopsi yapılıyor (bu sahneler gerçek bir otopsiden alınmış. Fakat otopsi ölü bedenlere yapılır. Buradaki çocuğun kalbi atıyor). Ve bir efsane haline gelmiş, bir oda dolusu farenin içine atılan kedinin canlı canlı yendiği sahne var ki akıllara zarar.

SPOILER SONU!

Tüm bu projelerin başındaki General Shirō Ishii (1892-1959) aslında bir mikrobiyolog doktor. İmparatorluk için çok değerli bir adam olan Dr. Ishii sadece biyolojik silahlarla ilgilenmiyor, su arıtımı gibi levazımatlarda da ilginç buluşlara imza atıyor. Filmde bir sahnede, adamlarından birinin idrarını, bir aletten geçirerek içmesi buna yapılan bir atıf. Bu neredeyse canavar denebilecek adam kesinlikle cani prototipine uygun bir şekilde aktarılmamış. Düzgün temiz yüzü, gözlükleri ve sakin tavırlarıyla gerçek bir doktora uyuyor ama katile değil. Filmin bu tarzını sevdim; gerçekçiliği artırıyor. Diğer Japon askerleri de saf kötülük timsali olarak verilmemiş; işkence yapıyorlar ama görevleri bunu gerektiriyor. Genç Milis çocuklar da masumiyetlerini korumaya çabalıyorlar. Bu anlatım tarzı, istismar sineması janrına uymayan bir durum. Başta da belirttiğim gibi filmin efsanesi hakkında bazı şüpheler uyandırıyor.

Filo 731, çeşitli ünitelerden kurulmuş bir üs. Askerler, Genç Milisler ve tutsaklar ayrı yerde kalıyorlar. Bakteriyolojik silahların üretildiği, canlı deneklerin üzerinde bazı müdahalelerin yapıldığı ayrı birimlere sahip. Ölen denekler parçalanarak kalorifer kazanında yakılıyor. Bu işi yapan yaşlı görevli devamlı sarhoş çalışıyor, hafiften de sıyırmış zaten. İşte bu Filo 731 (Ünite 731 de deniyor) gerçek! Japonya ‘ya atılan bombanın haberini alan Dr. Ishii, tüm belgeleri yaktırıyor, tutsakları öldürüp tüm binaları yaktırıp yıktırıyor. Böylece geride tek bir ipucu bile bırakmıyor; hatta bu yolda kendi adamlarını bile gözden çıkarıyor. Fakat üssün olduğu bölge çevresinde kaynağı bilinmeyen bir veba salgını başlıyor.

Kesin olmayan kanıtlara göre (çünkü hepsi yok edildi) çoğunluğunu Çinliler’in oluşturduğu 3000 kadar kurbandan söz ediliyor. Ama Dr. Ishii hiç bir zaman bir savaş suçlusu olarak yargılanmıyor (Kendisini ele geçiren Amerikalılar’a da yardım ettiği için olabilir mi?). İşte bahsettiğim film sayesinde, güneşin (Japon bayrağı) arkasında saklandığı için göremediğimiz bu tarihi kişilikler hakkında bilgi edinebiliyoruz. Ve bu gibi filmler yasaklandığı sürece, sadece Japonya’ya atılan atom bombası sonrası yakılan ağıtlara yetişebileceğiz; daha önce gerçekleşenler güneşin arkasında kalacak… Salo: Sodom’un 120 Günü‘nü sevdiyseniz, bunu da seveceksiniz.

Murat ‘Wherearethevelvets’ Akçıl

Etiketler: , , , , , ,

Paylaş:

  1. osman diyor ki:

    Oldukça rahatsız edici bir film.. Salo Ya Da Sodom’un 120 Günü ne benziyo ama bunda sapıklıklar yok. Gerçek hayattan alındığı için izlenmesi gerekir bence ama bazı kötü işkence sahneleri var akıllara gelmeyecek..

  2. can Evrenol diyor ki:

    Evet Nyarlathotep, ”The Untold Story”i de unutmamak lazım.
    Bir de ekstrem uçuk kaçık bir film olan ”Story of Ricky-Oh”

  3. Nyarlathotep diyor ki:

    Hong Kong sinemasının şiddete yatkınlığını ve bunu farklı bir biçimde görselleyişini 1996 tarihli Yi boh lai beng duk (Ebola Syndrome) ile keşfetmiştim. Film şok etkisi yaratan sahnelere sahipti. Masalarla koparılan kafalar, makasla kesilen diller, havalarda uçuşan et parçaları, etkileyici ve direkt istismara yönelik sex sahneleri, cannibalizm ve daha pek çok ayrıksı sekans içeriyordu.
    Nitekim Murat Akçıl’ın ele aldığı Hei tai yang 731 de gayet hoş görünüyor. Hong Kong sinemasını detaylı olarak incelemek gerek sanırım.

  4. wherearethevelvets diyor ki:

    Sinirlenmeyin arkadaşlar. Bize benzemeyenlere de yaşama hakkı tanımak lazım. Nasılsa bu geri zekalılıklarıyla fazla yaşayamazlar. Kendi kanlarını içeyim derken ölüp giderler (doğal seleksiyon).

  5. can Evrenol diyor ki:

    Tam ”Murat harika yazmışsın, uzun süredir uzak durduğum bu filmi şimdi izlicem” gibilerinden bişeyler yazıcaktım ki Akasya’nın yorumuyla kahkahayı patlattım.

    Hakikaten acayip sinir oluyorum bu Twilight ve Twilight gençliğine ya. Yani o kadar sinir oluyorum ki utanıyorum kendimden bu kadar kafayı taktığım için. Allah belasını versin bütün dünya yansın bitsin kül olsun

  6. temizkan diyor ki:

    Salo’dan nefret ediyorum ama Men Behind the Sun’a hsyranım =)

  7. dexter diyor ki:

    Hahah aman akasya naptın yazık olur körpecik beyinlere.

  8. akasya diyor ki:

    twilight gençliğini böyle yazıların altında da görmek isteriz.

    filmin diğer serisinin yönetmen koltuğunda ünlü ninja film yönetmeni godfrey ho’yu görmek beni çok şaşırtmıştı.

Yorum Yaz

Yorum yapmak için üye girişi yapmalısınız.