The Hills Have Eyes
Kategoriler: 2000-2010 Arası, A.B.D., Film Arşivi, H, Korku
Yönetmen: Alexandre Aja
Senaryo: Alexandre Aja , Grégory Levasseur
Yapım: 2006 ABD Süre: 107 Dakika
Oyuncular: Aaron Stanford, Kathleen Quinlan, Vinessa Shaw, Emilie de Ravin, Dan Byrd, Ted Levine
Modern korku sinemasının tarihsel olayları içinde çok az filmi, bir kült klasik haline gelmiş Wes Craven’ın 1977 yılı yapımı Hills Have Eyes’ı kadar derin bir etki bırakmıştır. Vahşi, acımasız ve soluk aldırmayan gerilimiyle, tatile çıkan Amerikalı bir ailenin başından geçen hayatta kalma mücadelesini anlatan film, çok çok düşük bütçesi ile sinir sistemimizde şok edici etkiler bırakmayı başardı.
Şimdi ise gerilim-korkunun efendisi Craven, bu kez yapımcılığını üstlendiği filmin tekrar çekiminde yönetmenliği daha önce High Tension adlı filmleriyle göz dolduran genç yönetmenler Alexandre Aja ve Gregory Levasseur’a bırakmış. Aja ve Levasseur bu titreten psikolojik gerilime 21.yüzyılın dehşet verici ve altüst edici gerçekçi korkusunu katmayı başardılar.
Ticari sinemanın başkenti Hollywood bir insan olsaydı, gözümüzün önüne getirmemiz gereken, tek eli şakağında melankolik bir ifadeyle düşüncelere dalmış biri olurdu. Çıkış yolunu geçmişe dönmekte arayan, nostaljinin derin sularında boğulmaya razı olmuş bir insan. Şu günlerde 50′lere ve 70′lere dönmüş yüzü, yeniden parlatılmayı bekleyen elmaslar arıyor madenlerinde. “The Fog”, “Texas Chainsaw Massacre”, “Mumya Evi” gibi yeniden çevrimler, boşa kürek sallamaktan yorulan kasların birer göstergesi. Furyanın son üyesi olan ve Wes Craven’ın aynı adlı 1977 yapımı filminden uyarlanan “The Hills Have Eyes” ise yoldaşlarından daha hayırlı sonuçlanmış bir yeniden çevrim. Kendisine kaynak olan filmi mercek altına almak için de iyi bir fırsat sunuyor.
Scott S. Cunningham’la ortak yönettiği “Together” (1971) ile sinema dünyasına adım atan Wes Craven, soft porno sınırlarında gezinen bu filmden kazandığı parayla gerçekte istediği türden bir film yapma imkanı bulacaktı: bol kanlı, mide bulandırıcı, sadistik bir korku örneği. İkinci filmi “The Last House on the Left” (1972) bu tanımların hepsine uyuyor. Vahşice öldürdükleri iki kızdan birinin ailesi tarafından avlanan bir grup caniyi anlatan film, ne kadar amatörce yapılmış olsa da, had safhada rahatsız edici tecavüz sahneleriyle adından söz ettirmişti. Ancak klas düşkünü Hollywood, tiksindirici bulunan filmi bağrına basmayı reddettiği için stüdyo kapıları Craven’a kapalı kalmaya devam edecekti. Uzunca bir süre iş arayan Craven’ın bugünlere gelmesine yardımcı olan kişi, onun yeteneğini gören ve üçüncü filmi “The Hills Have Eyes”ı finanse eden yapımcı Peter Locke. Çölde geçecek bir filmin altından rahatça kalkabileceği sözünü veren Locke, yönetmenini konu seçiminde serbest bırakmış. New York Kütüphanesi’nde araştırma yapan Craven, aradığını bir 15. yüzyıl efsanesinde bulmuş ve insan eti yiyerek yaşayan Bean ailesinin hikayesinden esinlenerek senaryosunu yazmaya başlamış.
“The Hills Have Eyes”, karavanlarını peşlerine takıp çölde seyahate çıkan sıradan bir Amerikan ailesinin başına gelenleri anlatıyor. Mola verdikleri berbat benzinlik, Carterlar’ın uçsuz bucaksız çölde medeniyete en yaklaştıkları yer. Buradan sonra yanlış bir yola girmeleri ve geçirdikleri kaza sonucu durmak zorunda kalmaları, ölecekleri mezbahayı kendi elleriyle kurmalarına neden oluyor. Nitekim çölün bu kısmı öylesine bir kum ve taş yığını değil, vaktiyle Amerikan hükümetinin nükleer deneyler yaptığı, girişin yasak olduğu bir bölge. Boşaltılmış olduğu zannedilen tepelerinde yaşayanlar da, ne bulurlarsa onu yiyen, deney mağduru ucubelerden oluşan bir mutant topluluğu. Ve gözleri yeni gelen ailenin etinde…
Sevdiğiniz insanlar yabancılar tarafından durduk yere öldürülünce ne yaparsınız? Wes Craven’ın çoğu filminde sormak durumunda hissettiği ve cevaplamaya çalıştığı bu soru üzerine kurulu “The Hills Have Eyes.” Jüpiter, Pluto, Mars gibi enteresan isimleri olan ucubeler, barbarlığın doruklarına çıkarak büyük bir keyifle öldürüyor Carter ailesinin masum üyelerini. Yeni doğmuş bir bebek, onlar için sadece leziz bir akşam yemeği. İnsanlığın en ilkel yanına ayna tutup seyirciyi tiksindirirken aslında hayatta kalmaya çalışıyorlar. Bunun için meyve, sebze yemek gibi daha makul yöntemler kullanmaları şüphesiz doğru bir tercih olur ancak nükleer deneyler sonucu onların da birer kurban haline gelmiş olmaları, alttan alta suçu daha üst mercilere yüklüyor. Haliyle bu mercilerin koyduğu kanunlar, çölün ucubelerinin umurunda değil. Kalan Carter ailesi üyelerinin oyunu kuralına göre oynamayı öğrenmeleri, iki taraflı hayatta kalma savaşının dengelerini değiştirerek “insanlığın” kazanmasını sağlıyor belki ama sonuç her daim baki: şuursuzluğun hakim olduğu çaresiz dönemlerimizle yeniden karşı karşıya gelmek en büyük korkularımızdan biri.
Hazır yabancılardan kaynaklanan terör duygusunu işlemek yeniden popüler olmuş ve “Testere”, “Kurt Kapanı”, “Otel”, “Mumya Evi”, “Korku Kapanı” gibileri türe hareket getirmişken, filmi günümüze uyarlama zamanının geldiğini düşünmüş olmalı Wes Craven. Yeniden çevrimin yapımcılarından biri de kendisi. “Filmin ilk versiyonu 30 yıldır video dükkanlarının raflarında ve hala ilgi görüyor” diyor Craven. “Haklarının bir kısmının bende olması da filmi yeniden çekmek istememizde etkili oldu. Böylece başkalarına hesap vermek durumunda kalmadım.” Yapımcı olarak kendi yaratıcı tercihlerini özgürce kullanabilen Craven’ın, filmi güncellemesi için seçtiği isim, Fransız yönetmen Alexandre Aja. Korku hayranları Aja’yı, neredeyse gösterildiği gibi kült haline gelen “Haute Tension – Yüksek Gerilim”den (2003) hatırlayacaktır, iki genç kızın tatil için gittikleri Fransa kırsalındaki evde, psikopat bir katilin terörüne maruz kalmalarını anlatan film son yılların en kanlı ve sürpriz sonlu “slasher” larından biriydi. Gergin atmosferi ve başarılı görsel kompozisyonlarıyla övgü toplayan “Haute Tension”, Wes Craven’ın gözünden kaçmamış: “Filmi seyrettikten sonra ‘İşte bu adam gerçek bir yönetmen’ dedim. Korku janrına olan tutkusu, yaratıcı fikirleri ve işini ciddiye alması, aradığımızın o olduğu konusunda hiç şüphe bırakmadı.”
İlk filmin hayranı olan Aja, bir yeniden çevrimin gerekli olup olmadığını kendine çokça sormuş. “The Hills Have Eyes”ı sevmemin birçok nedeni vardı. Filmin görselliği, bazı diyalogları, kara mizahı, 70′lere ait olması ve Pluto’yu oynayan Michael Berryman bunlardan birkaçı. Sadece hikayesini alarak filmi yeniden yorumlamak bana en doğru seçim gibi geldi. “Deliverance”, “Straw Dogs”, “Texas Chainsaw Massacre” gibi filmlerin tarzında, orijinalinden daha gerilimli ve şiddetli bir film yapmak istedim.” Aja’nın bahsettiği yapımların etkisi filmlerinde yoğun bir şekilde hissediliyor. “80′lerin, 90′ların çocuğuyum ve bu dönemlerde çıkan korku filmlerinin yeterince korkunç olmadığını düşünüyorum. Beni besleyenler, video dükkanlarından kiraladığım 70′ler korkuları oldu. ‘Haute Tension’, o filmlere bir saygı duruşuydu ve şimdi de ‘The Hills Have Eyes’ ile o zamanların ruhuna dönüş yapmış gibi hissediyorum.” Aja’nın versiyonu, Craven’ınkiyle hemen hemen aynı hikayeyi paylaşıyor. Nükleer deneylerin sonuçlarını daha çok vurgulayan senaryo, “Haute Tension”u da birlikte yazan Aja ve Gregory Levasseur tarafından uyarlanmış. Oyuncu kadrosunda “Apollo 13″ ile En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu dalında Oscar’a aday gösterilen Kathleen Quinlan, “X2: X-Men United”ın Pyro’su Aaron Stanford ve televizyon dünyasını kasıp kavuran “Lost” adlı dizinin Claire’i Emilie de Ravin gibi tanıdık isimler var.
Fas çöllerinde gerçekleştirilen çekimler, zorlu koşullara rağmen sorunsuz bir şekilde ilerlemiş. Craven ve Aja arasındaki sağlıklı iletişimin bundaki katkısı büyük. “Wes sete hiç gelmedi. Sık sık senaryo üzerine birbirimize e-mail’ler attık ancak istediğimizi yapmamız için bizi özgür bıraktı. Son derece destekleyiciydi,” diyor Aja. “Bazı çekincelerimizi paylaştığımızda, bunun bizim vizyonumuz olduğunu ve fikirlerimize saygı duyduğunu söyledi. Ona göre, o kendi filmini yapmıştı ve sıra bizdeydi. Bu benim ilk Hollywood deneyimim ve tahmin ettiğimin aksine, tam istediğim gibi güçlü, vahşi ve şiddetli bir film yaptım. Bir iki dakikası sansüre takılmış olabilir ancak seyirciye ulaşan, bir yönetmen kurgusu. Böyle bir şansı herkes yakalayamaz.”
İlk filmin 300.000 dolarlık bütçesinin yanında, yenisinin 11 milyon dolarlık bütçesi dev gibi kalsa da, bu para Hollywood standartlarının oldukça altında. Bugüne kadar dünya çapında elde ettiği hasılatın 50 milyon dolar olduğu göz önünde bulundurulursa, “The Hills Have Eyes”ın gişede başarıyı yakaladığını söyleyebiliriz. Posterleri ve fragmanlarıyla dahi rahatsız eden film, hazırlıksız gelenleri neye uğradıklarına şaşırtacak kadar vahşet dolu. İlk versiyonunun şiddet çıtasını kat kat yükselten “The Hills Have Eyes”ın yanında, korkutma iddiasıyla seyirci karşısına çıkan birçok film, Disney yapımlarını andırıyor. Sevilebilir karakterler yaratan Aja ve Levasseur, onları huzursuz bir atmosfer içinde birer birer kurban haline getirdikçe kimi seyircilere koltukları dar gelebilir, “ilk filmdeki olayları ve vahşeti farklı bir şekilde ele almaya çalışırken hikayenin olabildiğince gerçek kalmasını istedik,” diyor Aja. “Karakterlere ve yaşadıklarına ne kadar inanırsanız hikayenin içine o kadar girersiniz. Seyircilerin sadece filmi seyretmelerini değil, perdede gördüklerini yaşamalarını istedim.” Eğer normalde hissetmemeyi ümit ettiğiniz hisleri yaşamak için sinemaya gidiyorsanız, “The Hills Have Eyes”ın hoşnutsuzluğundan son derece hoşnut kalabilirsiniz..
Alexander “Sawney” Bean efsanesi
The Hills Have Eyes”ın hikayesini yazarken Wes Craven’a esin kaynağı olan İskoçya kaynaklı bu efsanenin 15. yüzyılda ortaya çıktığına inanılıyor. Hikayenin baş canileri, Sawney Bean adlı bir adam ve ailesi. Geçimini normal yollardan kazanmakta pek gönlü olmayan Sawney Bean, karısını alarak Galloway tepelerine çıkar ve bir mağaraya yerleşir. Mağara yakınından geçen insanları öldürüp soyarak yaşamaya başlayan karı koca, bir yandan da ailelerini genişletmeye başlarlar. Zaman içinde 8 oğulları, 6 kızları ve onların ensest ilişkileri sonucu dünyaya gelen 32 torunları olur.
Çalışmaya niyetleri olmayan bu 48 kişilik aileyi doyurmaya, yaptıktan soygunlar artık yetmeyecektir. Kendilerine göre bunun doğal sonucu, tuzaklarla ağlarına düşürdükleri insanları öldürüp mağaralarına getirmek, yiyebildiklerini yedikten sonra kalan parçaların turşusunu kurmak olur. Yakındaki kasaba halkı yüzlerce insanın kaybolmasından giderek endişelense de, Bean ailesinin varlığından dahi haberdar olmadıkları için suçluları bulamazlar. Bu yüzden zaman zaman masum insanları linç ettikleri olur. Beslenme tarzlarını 25 yıl boyunca sürdüren Bean ailesi, ellerinden kurtulmayı başaran bir adam sayesinde en sonunda yakalanır.
Kral IV. James önderliğinde Beanler’in mağarasını basan halk, tahmin edebileceğiniz gibi korkunç bir leş yığınıyla karşılaşır. Bu düzen içinde yetişen Bean çocuktarı yemek bulmak için kullandıkları yöntemleri o kadar benimsemişlerdir ki, başka şekilde yaşanabileceğini düşünemez durumdadırlar. Yıllar boyunca estirdikleri terör, aileye verilen cezanın da korkunç olmasına yetmiştir. Öldürücü şekilde yaralanan aile erkekleri ölüme terk edilirken, kadınlar ve çocuklar yakılır… Yaşandığı söylenen hikayelerin basıldığı bir kaynaktan günümüze gelen bu efsane, hiçbir resmi kayıtta yer almadığı için tarihçiler tarafından gerçek olarak kabul edilmiyor. Ancak yörenin folkloründe kendine çoktan önemli bir yer edinmiş bile.


(14 oyla: 10 üzerinden 8,43)








Film için yeterince ayrıntılı bir yazı olmuş. Bence bu film yapılmış en iyi remake’lerden. Gerçi günümüzde remake sayısı azımsanamayacak derecede fazla ve gittikçe daha iyi örnekleri geliyor ama “Tepenin Gözleri”nin korku türünde modern anlamda eskiye ithafen yapılmış en iyi yeniden çekim olduğunu düşünüyorum. Zaten açıkça görülüyor ki Alexandre Aja, günümüzde bu işi en iyi kotaran yönetmenlerden biri. Eskilere yaptığı göndermeler de nereden beslendiğini gösteriyor. Korku severlerin izlemesi gereken bir film…
HARİKA MÜKEMMEL FANTASTİK MUHTEŞEM BAŞYAPIT
SON YILLARDA İZLEDİĞİM EN İYİ KORKU FİLMİ
önce bunu izlemeden önce başımıza gelecekleri tahmin ettiğimiz için önce kurandan incilden ve tevrattan ayetler okuduk sonrada biricik vcd playerımızın başına oturduk kızlarla çığlık çığlığa izledik korkunçtu…..