Gerçekten Kötü 25 Korku Filmi

  • Tarih: Temmuz 13th, 2010
  • Ekleyen
 
1 Puan2 Puan3 Puan4 Puan5 Puan6 Puan7 Puan8 Puan9 Puan10 Puan (23 votes, average: 8,17 out of 10)
Loading ... Loading ...

Kategoriler: Gökhan Toka, KORKU SİNEMA, Korku Sinema Toplist, Murat 'Wherearethevelvets' Akçıl

Kötü korku filmi diye birşey var mıdır? Tabii ki vardır. Eğer film size vaad ettiklerini vermiyorsa o film kötüdür. Işığının veya müziğinin mükemmel olması, yönetmeninin usta, oyuncusunun star olması sonucu değiştirmez. Korku filmi korkutmalıdır! Hadi diyelim onu başaramadı; en azından atmosferik bir gerilim sunmalıdır. Hadi diyelim onu da sunamadı (şansını zorluyor ama neyse), izlenmesi için bir neden vermelidir. Korku Sitesi’nde çoğu filmin neden izlenmesi gerektiği hakkında sürüyle yazı var. Araştırmayı seven bir okuyucu bu siteden sadece “izleyeceği film güzelse” yararlanabiliyor. Halbuki dükkanlardan veya internet sitelerinden bir sürü film geçiyor elimize. Çoğunu, kötü olduğunu bilmeden izliyor, zamanımızı harcıyor ve korku janrından soğuyoruz. İnsan içinden “biri bana bu filmin kötü olduğunu söylemeliydi” diye sitem ediyor.

Kötü bir film izlemek istemiyorsanız yapacağınız başka şeyler de var. Mesela IMDb gibi güvenilir sitelerdeki puanı göz önünde bulundurulabilir. Ya da şanslıysanız, o filmi izlemiş birinin yorumunu okuyabilirsiniz. Peki verilen puanın neden düşük olduğunu, ya da yapılan “çok kötü bir film” yorumunun nerden kaynaklandığını merak etmez miyiz? İşte bu yazı diğer kötü film listelerinden farklı olarak, nedenleriyle beraber bir sıralama veriyor. Üstelik, “o kadar kötü ki, iyi” diye sınıflayabileceğimiz; rezalet ötesi bir teknikle çekilmiş, komedi olsun diye tasarlanmadığı halde komik olmuş kült filmler elendiği için daha da spesifik bir hale geliyor. Buna en iyi örnek “Plan 9 From Outer Space”dir. Bu film çoğu listede “Şimdiye dek çekilmiş en kötü korku filmi” olarak nitelendiriliyor. Ama biz buna katılmıyoruz. Çünkü ne kadar kötü olursa olsun kim bu filmi defalarca izleyip eğlenceli dakikalar geçirmemiştir ki? Söz konusu film en azından eğlence vaad etmektedir izleyiciye. Bizim amacımız gerçekten (ama gerçekten) zaman kaybı olacak filmleri sıralamaktır ve bu yönüyle bile benzer listelerden ayrı bir yere sahiptir.

Ben Murat (whereaethevelvets) Akçıl ve site yazarlarından Gökhan Toka, 25 filmlik bir liste hazırladık. Ama bu liste bir sıralama listesi değil. Filmler rastgele, ardarda sıralandı. Tabii ki eksik ve kişisel kararlardan oluşan bu yazıda, mesela, benim çok korktuğumu itiraf ettiğim “Unborn (2009, David S.Goyer)” da var. Buna karşılık benim sayemde burada bulunan “Histories Extraordinaires” birçok yerde başyapıt olarak değerlendiriliyor. Ama gözünüz yiyorsa bir izleyin bakalım! Unutmayınız; bir tecrübe bin nasihatten iyidir. Ağzınız bir kere sütten yanarsa aklınız başınıza gelir.

Deadly Blessing (1981, Wes Craven)

Beklentilerin çok aşağısında bir film. Yönetmen ve star oyuncu Sharon Stone sizi yanıltmasın. Bir çiftlikte yaşayan karı kocanın mutluluğu kocasının bir gece kendiliğinden çalışan traktörün altında kalmasıyla sonlanır. Yastaki kadını teselli etmek için 2 kız arkadaşı şehirden çiftliğe gelir. Fakat kadının kocası aslında aşırı tutucu bir sülalenin üyesidir ve 3 kadının başına esrarengiz şeyler gelir. Normalde bu tür filmlerde korku unsuru, izleyiciyi yerinden sıçratacak ani görüntülerle oluşturulur. Bu filmde yok. Peki atmosferde bir gerginilik var mı? O da yok. Tüm film boyunca birşeyler olmasını bekliyorsunuz ama korku anlamında birşey gerçekleşmediği gibi gayet gereksiz bir finalle düğüm çözülüyor. “Kim yaptı” şeklinde bir gizem örgüsü oluşturulamadığı gibi gerilim tırmandırılamıyor, çünkü gerilim yok. Oyunculuk yok. İnsanlar yeterince korkmuyor, ya da dehşeti kolaylıkla üzerlerinden atıyorlar. Tutucu köy çevresinin bu kadınlara yaptığı baskılara daha fazla yer verilmesi konuyu saptırıyor. En fazla dehşete düşeceğiniz yer evin çeşitli yerlerine bırakılan örümcek, yılan gibi hayvanlardan kaynaklanabilir. Zaten kadınların bu hayvanları farketmesi bile zaman alıyor. Çıplaklık yok, kan yok. Çok gereksiz bir film.

Satan’s Little Helper (2004, Jeff Lieberman)

Bir korku filminin nasıl olmaması gerektiği üzerine bir ders niteliğindeki bu filmde şeytan maskesi takan canavar ruhlu bir katil küçük bir çocuğun seyirci olacağı bir sürü cinayet işliyor (pek de fazla sayılmaz). İşin garip tarafı çocuk bunların hepsini bir oyun zannediyor ve “wooow” “vay anasını” şeklinde nidalarla adamı gazlıyor. Filmin korkunç olmamasının en büyük sebebi olayların güpegündüz gerçekleşmesi ve pek de gerilimli olmaması. Oluyor işte… Komedi dense de film komedi değil. Üstelik bir de buna küçük çocuğun iğrenç sevimsizliği katılınca film içinden çıkılmaz bir hale geliyor. Arasanız bu kadar sevimsiz bir çocuk bulamazsınız. O koca ağzı ve diş telleriyle, tükürük saçarak konuştuğu ya da aptal aptal orda burda koşturduğu sahnelerde şöyle bir kolundan çekip ağzının ortasına koca bir şaplak indiresiniz geliyor. Hele sonlardaki uzun ve sıkıcı maskeli balo yok mu… Halbuki ne kadar iyi değerlendirilebilirdi. Amanda Plummer bu filmde ne arıyor çok merak ettim doğrusu.

Sleepwalkers (1992, Mick Garris)

Mick Garris’den şöyle iyi bir korku filmi izlediniz mi? “Masters of Horror” adlı dizinin yapımcısı olan bu adam, bu diziye bile (çektiği anlamsız bölümlerle) en zayıf halkalarını eklemekte engel görmemiş, beceriksiz bir yönetmendir bence. Bu Stephen King uyarlamasında garip bir anne-oğul ilişkisine tanık oluyoruz. Kedi benzeri bir ırka mensup olan bu aile nedense kedilerden korkmaktadır. Üstelik ensest ilişki içindedirler. Yaşam gücünü çalmak amacıyla devamlı genç bakire kızları kaçırdıkları için hiçbir kasabada uzun süre kalamamaktadırlar. Film yeni geldikleri kasabada güzel bir kızın peşine düşen oğulun üzerine odaklanıyor ve evet tüm film tek bir kızın peşinde koşan genç bir adam hakkında. Film korkunç olmadığı gibi gerilimli de değil. Genç adam genç kadını kandırıp eve götürmeye çalışıyor. Tüm film bu yahu!… Arada annesiyle sevişiyor, arada yüzü kötü bir bilgisayar efektiyle “Güzel ve Çirkin”in Vincent’ına dönüşüyor. Üstelik bunun komik olması da planlanmamış sanırım. Öyküde bazı saçma gelişmeler de var. Mesela bu garip aile bunca yıl hayatta kalabilmişse, daha önce birçok kız kaçırıp cinayet işleyebildiyse azıcık bir profesyonelliğe ulaşmışlardır diye bekliyorsunuz ama nerdee! Tek bir kız yahu; onu bile kaçıramıyorlar biliyor musunuz! Bir beceriksizlik bir sarsaklık. Hiçbirşey yapmadıkları halde polisin dikkatini çekiyorlar.

Catacombs (2007, Tomm Coker&David Elliot)

Hani filmde tek bir kız sona kalır da katil peşindeyken değişik mekanlarda kedi fare oyununa benzeyen kovalamacalar olur ya; bu sahneler genelde filmin sonuna saklanır ki hemen akabinde final olacağını bilen izleyici sıkıldığını fark etmesin. İşte; tüm bir filmin sadece bu kovalamaca sahnesinden ibaret olduğunu düşünün! Paris’in yeraltı mezarlarında yapılan bir partiye katılan, sonra da labirent benzeri koridorlarda kaybolan kızın “Ay ay ay” “vay vay vay” diye oradan oraya kaçışmasını dakikalaaar dakikalaaar ve dakikalaar boyunca izliyorsunuz. Film bir türlü bitmiyor, bitemiyor, afakanlar basıyor, tansiyon düşüyor. Bundan daha korkunç bir şey olabilir mi? Olabilir çünkü filmde gaaayet gıcık bir Pink var (şu şarkıcı olan).

Dark Fields (2006, Al Randall)

Aslında, bu film o kadar kötü ki iyi bile diyebiliriz. Çok çok ucuz bir film. Muhtemelen sinema okulunda okuyan bir çaylağın bitirme tezi. Birkaç genç bir konsere gitmek için tek otomobille yola çıkıyorlar. Fakat benzinleri bitince ıssız bir tarlanın ortasında terkedilmiş bir çiftlikte duraklıyorlar ve buradaki bir katilin kurbanı oluyorlar.

Filmin tüm bütçesi, başroldeki güzel kız ve yakışıklı erkeğin şampuan ve makyajına harcandığı için geriye pek birşey kalmamış. Çünkü diğer arkadaşlar saçlarını yıkamamışlar ve yüzlerinde hayatınızda görebileceğiniz sivilce toplamından daha fazla sayıda sivilce var. Oyunculuk yok. Sınıftaki öğrencileri canlandıran figüranlar, ki bence bunlar gerçek öğrenci, kameraya bakıp bakıp sırıtıyorlar. Karakterlerden bazıları ortadan kayboluyor ve biz öldüklerini tahmin ediyoruz (ekrana yansımıyor çünkü). Bir çeşme çalışmıyor ve esas kız “Haa çalışmaz tabi çünkü şu ebatta vida ve çivi lazım” falan diyor. Arkadaşı “Nerden biliyorsun” deyince “Şimdi bunu tartışmayalım” diye olayı sallıyor. Bu tür diyaloglarla derbeder oluyorsunuz. Bir arkadaş üzerine gayet hafif bir saman balyası düşünce ölüyor. Başka biri eli kopunca ölüyor (ağrı şoku? Kan kaybına sebep olacak kadar zaman geçmiyor ki). Katil uzun bir kadın saçından yapılmış perukla yüzünü gizliyor ve tahminen başka sahnelerde başka dublörler tarafından canlandırılıyor. Neden orada olduğu, neden cinayet işlediği ve niye o gençlere taktığı belli değil. Katilden kaçan esas kız bir odaya giriyor ve kaçmak yerine bir saat kaloriferi çalıştırmaya çalışarak zaman kaybediyor: “Nasıl çalışmaz yaa”. Üstelik hava soğuk değil, üzerinde bunu kanıtlayacak şekilde avuç içini doldurmayan bir tişört var ve… Çiftliğin terkedilmiş olduğunu söylemiş miydim? Evet söylemiştim. Issızlığın ortasındaki çiftliğin pencerelerinden, dışarıda park edilmiş otomobillerin ışıkları görünüyor. Biraz daha ötede de yoldan geçen arabalar mı var ne. Nasıl? Güzel dii mi?

Howling VII: New Moon Rising (1995, Clive Turner)

(Daha önceki Uluma’lar yazımdan alınmıştır) Nereden okuduğumu hatırlamıyorum ama “Karakterin ve onu canlandıran aktörün aynı ismi paylaştığı korku filmlerinden kesinlikle uzak durun!” diye bir saptama vardı ki çok doğru olduğu için burada kullanayım dedim. Daha önce seriye yapımcılık ve aktörlük yaparak hizmet veren Clive Turner, hangi akla hizmet bilmiyorum, böyle bir film yönetmeye karar vermiş. Onunla da kalmamış, yapımcılığını, yazarlığını ve başrolünü de üstlenmiş (ne azim). Küçük bir Amerikan kasabasının sakinleri de filmde kendilerini canlandırıyorlar. Bu nedenle demode saç modelleri ve her yerinden saç veya kıl fırlayan insanlarla muhatab oluyorsunuz. ZZ Top ve Barış Manço beraber film çekmiş gibi duruyor. Adamların hepsi yaşlı ve dar pantolon giyiyor, kadınlar eski bir fahişeye ya da lezbiyene benziyor. Ve yetmezmiş gibi birbirlerine çok ama çok ucuz espriler yapıp bunun komik olduğunu zannediyorlar. Film boyunca hiç kesilmeyen bir müzik var ki bir zaman sonra insanın başı ağrıyor. Film baştan sona kalitesiz bir country müzik klibi gibi duruyor. Üzerine günlük hayattan enstantenelerin döşendiği korkunç ötesi folk şarkılarının dışında, karanlık bir odada sıra dansı yapan insanlar var! Niye?

Clive Turner’ın canlandırdığı Avusturalyalı bir hippi Pioneertown adında bir kasabaya gelir. Tüm gün boyunca barda oturup, içki içip dans etmekten başka hiçbir şey yapmayan kasabalılarla kısa sürede dostluk kuran bu adamın gelişiyle, bölgede parçalanmış cesetler görülmeye başlar. Tüm oklar bu yeni adamın üzerindedir.

Allahım, çok kötü bir film! İçinde kurtadam olmayan bir kurtadam filmi olabilir mi? “Howling V: The Rebirth”den alınan flash-back sahnelerin arasına yerleştirilmiş dans figürlerinden oluşan bir şey bu. Korku veya komedi filmi değil. Müzikal de değil çünkü aslında film değil. The Rebirth’den (ve The Freaks’deki seyircilerden biri olan) Mary Lou karakterine yapılan göndermeler ve “Howling IV: The Original Nightmare”den Marie Adams karakterinin başından geçenleri anlattığı sahneler (sahi, o filmin sonunda ölmemiş miydi?) çıkarıldığında geriye bir şey kalmayan “New Moon Rising”i çekerken Clive Turner ne amaçlamış olabilir? Bu kadar rezil bir yöntem olabilir mi? Bu adam seyircileri ne zannediyor, aptal mı?

Arkadaşlarla oturup gülmek için izlenir mi zannediyorsunuz? Peh… Bir komşunuzun eltisinin kızının düğün video kasedini izlerken ne kadar eğlenebilirseniz bu filmde de o kadar eğlenebilirsiniz, belki biraz daha az. 10 üzerindeeen… bir puanı hak etmiyor.

Pinocchio’s Revenge (1996, Kevin Tenney)

“Night of the Demons” gibi harika bir filmi yönetmiş olan Tenney’den neresini tutsanız elinizde kalan bir rezalet. Bir kadın, eskiden bir katile ait olan korkunç suratlı bir pinokyo kuklasını olay mahallinden alıyor, yetmezmiş gibi küçücük kızına armağan ediyor! Komik deseniz komik değil, korkunç deseniz korkunç değil. Gayet sıkıcı, korku klişelerini oldukça acemice kullanan bir “Child’s Play” çakması.

It Waits (2005, Steven R. Monroe)

Ben şunu çok merak ediyorum. Yönetmen bu filmi çekerken ve görücüye çıkarırken ne düşünmüş acaba?

“Yerli Amerikan efsanelerinden esinlenen bir film yapayım- şimdiye kadar hiç yapılmadı çünkü.”

“Geri zekalı gençler bir ormanda bir canavarın üzerindeki kilidi kaldırıp onu serbest bıraksınlar. Bu hiç denenmemiş bir çıkış noktası olabilir (?)”

“Tek başına bir gözetleme kulesinde yaşama savaşı veren bir orman bekçisi olsun.”

“Bu adam alkolik olsun çünkü geçmişinde yaptığı bir olaydan dolayı suçluluk duyuyormuş meğer. Gizemli geçmişi olan karakterler boşluğu iyi doldurur. Peki bu olay ne olabilir? Hmmm… Meğer bu şahıs alkollü araç kullanırken kaza yapmış da yanındaki en sevdiği arkadaşı ölmüş.”

“Şimdi bu iyi olmadı çünkü karakterimiz biraz sempatik olmalı. O zaman alkollü araç kullanırken arkadaşını öldürdüğünü zannetsin. Bunun için alkolik olunur mu? Ööööf uzatmayın işte!”

“Yok bu bir adam olmasın. Kendini bir afet zanneden, kötü oynadığı halde oskar almayı bekleyen iri yarı, çirkin bir kızı oynatayım. İşin içine cinsellik girsin.”

“Fakat bu kız soyunmam diyor abi naapıcaz?”

“Kızın ablak suratına odaklanayım. Tüm film boyunca kamera kızın şaplattığı ağzında dolaşsın.”

“Canavarı ve kanlı olayları gösteremem çünkü o kadar bütçem yok.”

“Filmde hiçbir şey olamıyor çünkü elimde senaryo da yok galiba. Mecburen kızın suratına ve bunalımlarına odaklanıcaz.”

“Boşveeer, al sana film işte!”

Embrace of the Vampire (1995, Anne Goursaud)

Bu bir korku filmi değil. Cine 5′in decoderlı zamanlarında verilen erotik filmlerden birisi. Bir üniversiteye yeni başlayan genç ve güzel bir kız, kim olduğu belli olmayan bir vampir tarafından baştan çıkarılıyor. “Patron Kim” dizisinin küçük kızı Alyssa Milano, silikonlarının da desteğiyle büyümüş, serpilmiş. Ellerine sağlık da, bir vampir filminde oynamak nerden çıktı? Baştan da söylediğim gibi filmde korku veya gerilim unsuru yok. Çıplak insanlar oralarını buralarını göstermemek için saten çarşaflara bürünerek, kameraya poz vere vere, kıvrım kıvrım kıvrılarak “mmmuahh, ohhh” diye inleye inleye sevişme taklidi yaparlar ya, işte bu öyle bir film. Bir de gayet steril bir orji sahnesi var ki belki ortaokul çocuğuna erotik gelebilir. Yönetmen kadın olduğu için herhalde pek bir temiz pak duruyor film. Devam filmleri de var ama onlar sadece video piyasası için çekilmiş erotik filmler. Önemli not: Filmin bir “+18” (92 dk.) bir de “unrated” (93 dk.) versiyonu var. Bu fazladan 1 dakika içinde ne oluyor derseniz hemen cevaplandırayım; hiçbir şey olmuyor. Filmde göğüs ve kıç dışında çıplaklık yok, kan yok, gore yok. Neden unrated diyebilirsiniz, tabii ki, ama cevap alacağınız anlamına gelmiyor.

The Brotherhood (2001, David DeCoteau)

En baştan söyliyeyim, David DeCoteau gay porno yönetmenliğinden gelmedir ve korku filmleri eşcinsel temalıdır. Bunu sizde bir fikir oluşsun diye söylemiyorum. Eşcinsel temalı güzel korku filmleri de olabilir. Fakat bu film erkek vücuduna yapılmış bir güzellemeden öteye geçemiyor. Belden yukarıları çıplak, kaslı ve yakışıklı delikanlılar, daimi gençliğin peşindeler ve bir tür vampir klanı gibi etrafta dolaşıyorlar. Koleje yeni gelen bir delikanlıyı (nedense) aralarına katmaya çalışıyorlar. Olay bunun etrafında gelişiyor. Filmin içinde tek bir kız var ki o da özellikle çirkin seçilmiş gibi. Zaten filmde hiç rolü yok. Kız olsun diye oraya konmuş, numune görevi görüyor. İsmi korku filmi olsa da film korkunç değil. Sürenin çoğunluğu, kameranın çıplak erkek bedenini aşağıdan yukarıya, yukarıdan aşağıya, sonra yine aşağıdan yukarıya taramasıyla; ensesine kulağına, koltuk altı kılına falan odaklanmasıyla geçiyor. Bu kadar ayıp yetmezmiş gibi bir de bu filmin devam bölümleri var, inanabiliyor musunuz? Pes doğrusu!

Stagknight (2007, Simon Cathcart)

Bir grup arkadaş paintball oynamak için ıssız bir İngiliz ormanına gidiyorlar. Burada vur patlasın çal oynasın eğlenirken, striptizci kızlara sarkarken falan, Ortaçağ’dan kalma bir savaşçının hortlayan ruhunun kurbanı oluyorlar.

Dendiğine göre film, eski ucuz korku filmlerinin yolundan giden bir saygı duruşuymuş. Ama sanırım yönetmen o ucuz filmlerin felsefesini tam olarak anlamamış. Bir kere film hiç korkunç değil çünkü yönetmen korkunç olabilecek unsurları özellikle mizahla yoğurmuş. O yüzden korku-komedi özelliğinin “korku” parametresi baştan yok sayılıyor. Gelelim mizahaaa… Bu filmin komedi unsurları karşısında göstereceğiniz tutum “Ne geçiyor? Tren. Öpsün seni Zeki Müren.” diyerek çok hoş bir espri yaptığını zanneden ve suratınıza gevrek gevrek gülen birine vereceğiniz tepkiyle eşdeğer. O kadar demode, o kadar şuursuz… Mesela bir adam, hayalet savaşçıyla dövüşmek için çırılçıplak soyunuyor! Niye? Bu komik değil ki, bu saçma! Yok efendim ölen kişi aslında ölmemiş de “öhö öhö” diye kan kusarak yerden kalkıp günün kahramanı oluyormuş da… Yok yaşlı kadın çok güçlüymüş de filme erotik unsur olarak yerleştirilen (ama göğsü bile görünmeyen) esas kızla boğuşuyormuş da… Ha bir de kel bir karakter vardı, o nereye gitti yahu?

Hayır!… Bu film değildir, kimi kandırıyorsunuz? Film istiyorsanız “Severance (2006)” hali hazırda var zaten!

House II: The Second Story (1987, Ethan Wiley)

İlk filmin başarısına dayanarak çekilen bu rezalet devam filmi, bir çiftlik evinin bodrumunda ortaya çıkan kristal bir Aztek kafatasının yarattığı doğaüstü olaylar üzerine kurulmuş. Filmde korku unsurları yok (gerçekten). Filmde şiddet yok, gerilim yok ve yanılmıyorsam ölüm de yok. Kimse ölmüyor. Filmin başından beri ölmesi için dua ettiğiniz gıcık karakter bile filmin sonunu getiriyor. Ortaya çıkan bazı hayalet karakterler var ki “Scooby Doo”dan fırlamış gibi görünüyorlar. Ve zaten filmin komedi unsurlarını oluşturuyorlar ki film komik de değil! Mesela sevimli hayalet Casper’ın uysallığını taşıyan ve yaşayan karakterlerle muhabbet eden yaşlı bir kovboy hayaleti; etrafında halka olup oturmuş “Hayalet amca hadi bize hikaye anlat” diye tezahürat yapan birkaç çocuğun isteğine yanıt verecek kıvamda duruyor. Tamam, ilk film de mizah içeriyordu ama en azından oradan buradan fırlayan kanlı dişli canavarlarıyla tekinsiz bir atmosfer oluşturmaktan da geri kalmıyordu. Bu filmi, izleyiciye karşı yapılmış bir hakaret olarak görüyorum.

Creature/Alien Lockdown (2004, Tim Cox)

Yüz kızartıcı bir proje. Adamlar yaratıklarla ilgili ne kadar film varsa kopyalamışlar ve bu filmi yapmışlar. Hatta gülmekten ölürsünüz; muhtemelen şaka dükkanından bir tane “Predator” maskesi alıp yaratık kostümlü bir amcaya giydirmişler. Bu Predator’un tek farkı dört ayaklı olması. İlginç birşey, yönetmen Tim Cox bazı sahnelerde gerilimi vermek açısından başarılı. Bunun dışında filmin başarıyla uzaktan yakından ilgisi yok. Başrolde oynattıkları çekik gözlü kadının oyunculukla bir bağının olmaması gibi. Başroldeki oyuncu çuvallıyorsa filminiz de öldü demektir. Yine laboratuvarda yaratık yaptık öyküsü, yine yaratıkları evladı yerine koyup ortalığı harap eden çılgın bilim adamı, yine bu duruma bir dur demesi için tesise gönderilen askeri tim… Yine, yine, yine…

Gin Gwai 10 (2005, Oxide&Danny Pang)

Bu filmin sadece ilk onbeş dakikasını izleyebildim, daha fazlasına gücüm yetmedi. Filmin Çince ve İngilizce isimleri her ne kadar “Göz 10” biçiminde Türkçe’ye çevrilse de, bu film aslında Pang biraderlerin “Göz” serisinin üçüncü filmi. Serinin ilk filmi oldukça iyiydi ve Altıncı His’e çok yakın bir duruşu vardı. İkinci film kötü bir devamdı, ama en azından ciddiydi. “Göz 3” ise kesinlikle hiç hoş olmayan bir korku-komedi. Pang biraderler seriyi kendileri öldürmeye karar vermişler ve Göz 3′ü bu mantıkla çekmişler sanki. Hatta sırf bu ötenazi isteğini afişe de yansıtmak amacıyla filmin adını direkt “Göz 10” koymuşlar. Zira 4, 5, 6, 7, 8, ve 9 çekilmiş olsaydı, sanırım Göz 10 ancak bu kadar dandik olabilirdi. Bu öngörülerinden dolayı tebrik ediyoruz her ikisini de…

Haunted Highway / Death Ride (2006, Junichi Suziki)

DVD kapağı nasıl da şık duruyor. Japon tipli yönetmenine aldanıp filmi aldım. Korku filmlerine komedi unsurlarını neden katıyorlar? Çünkü düşük bütçeyle inandırıcı bir korku filmi yapabilmek bilek ister. O yetenek de herkeste yok. “Aaa biz aslında iddialı değiliz canım, dalga geçiyoruz” deyip kötü film yapma riskinden kurtuluyorlar. Haunted Highway kötü ötesi bir film. Araştırdım, yönetmen aslında yönetmen değil, Amerika’da Japon sermayeli küçük bir film şirketinin sahibiymiş. Hadi film çekelim demişler, bunu yapmışlar. Oyunculuklar ve senaryo tek kelimeyle KORKUNÇ. Bir adam kazayla karısını öldürüyor (itişirlerken kadın düşüyor aslında – biliyorsunuz kadınlar çiçektir, yere düşünce ölürler) sonra da polise “karım düştü kafayı vurdu öldüüüü” demek yerine, kadının cesedini bagaja atıp yollara düşüyor. Ondan sonra bütün film arabada, adamın saçma sapan gerilimini seyrederek geçiyor. Beni takip mi ediyorlar, bu kim, o kim, Allah’ım hayal mi görüyorum?.. Eeeeh! Adam gereksiz yere, Evil Dead’deki Bruce Campbell’in abartılı (o film için gerekliydi) oyunculuğunun kötü bir taklidini sergiliyor. Bütün film boyunca bu oyunculuğu izlemek gerçek bir çile. Filmin geri kalan kahramanları da yeteneksizlik açısından adamdan geri kalmıyorlar. Flashback’ler hele, filmin en dayanılmaz olan bölümleri. Adam cesedi atmak için bütün gece araba kullanıp bilmemne gölüne gidiyor. Ama adamın tüm hayatı sanki dokuz saat mesafedeki o “bilmemne” gölünde geçmiş: orada tanışmış, evlenmiş, karısını orada aldatmış, her bir haltı orada yemiş. Bu yüzden tüm geri-dönüş sahneleri aynı mekanda geçiyor. Bu film ucuzluk ve kötülük abidesi.

Sweet Insanity (2006, Daniel Hess)

Amerikalı bir arkadaş grubu tarafından okuldan arta kalan boş zamanlarda yapıldığını tahmin ettiğim bu kötü film bildiğimiz türde, belli bir yaşın üstündeki her bünyede panzehiri olan bir slasher. Hayatında ilk defa film çektiğini tahmin ettiğim yönetmeni, öyküyü öyle bir anlatmış ki birşey anlamak pek mümkün değil. Yine de herhangi bir estetik kaygısı olmadığı için belli ölçüde başarılı olmuş. Bir tek, lise öğrencisi rolünde oynatmak üzere topladıkları kadınlar “olgun” duruşlarıyla beni korkuttu. Onun dışında filmde korkacak bişey yok. Hatta olay şöyle de olmuş olabilir; filmin büyük kısmı bir ev partisinde geçiyor ya; hadi slasher filmi çekelim deyip parti sırasında filmin yarısını çekmişlerdir. Ertesi gün ayılınca da kalan yarısını çekmişlerdir, gündüz gözüyle.

Lisenin popüler kızı filmin başında garip bir kabus görüyor. Daha sonra başlayan filmin bu açılış sahnesiyle alakası bile yok. Liseye başka bir kız geliyor ve bu yeni şeytani kız ortalığı birbirine katıyor. Meğer bütün film, şok final için biraraya getirilmiş saçmalıklardan oluşmuş. Ne sürpriz…

Boo (2005, Anthony C.Ferrante)

Benden size oldukça pratik ve işe yarar bir tavsiye. Film alırken kapağına iyi bakın. Eğer üzerinde “bilmemne filminin yapımcılarından” ya da ingilizce olarak “FROM THE PRODUCERS OF …” yazıyorsa kesinlikle filmi aldığınız rafa geri bırakın. “From the Director of” yazıyorsa alın, “producer” yazıyorsa almayın. Bu kadar basit. Bunun üzerinde de “From The Producers of Dog Soldiers” yazıyordu…

Klasik bir “Haydi Haloween gecesi kız arkadaşlarımızı vahşice cinayetlerin işlendiği terk edilmiş lanetli bir hastane binasında korkutalım ne duruyoruz ki” hikayesi. Senaryo, oyunculuklar, efektler, anlatım epeyce kötü. Filmin tek güzel tarafı set kurulumu. Çok güzel olmuş, atmosferi iyi yaratmışlar. Bir de ışık çok garip. Film kapalı ve dar bir alanda geçiyor. Işığı öyle bir patlatmışlar ki oyuncular tiyatro sahnesinde spotlar altında duruyormuş gibi görünüyorlar. Yanlışlıkla olmuş belki ama kötü olmamış.

Araf (2006, Biray Dalkıran)

Doğrusu sinemamız açısından oldukça üzücü, moral bozucu bir film. Bu kadar kötü bir ses kaydı ile bu film vizyona sokulabiliyor ise yazıklar olsun. Tıpkı “Dabbe” gibi, bitmesi için dua ettiğim bir film oldu. Ben bu filmi sinemada, salonu terk etmeden sonuna kadar izlemiş insanlara evliya demek istiyorum. Bir puan görüntü yönetimi ve ışık için. Sinopsis kağıt üzerinde fena sayılmaz. İşleniş biçimini değil ama senaryodaki yazılı olan fikir bir kısa filmde belki işlenebilir. Senaryo ise doğuştan sakat: fikri bir uzun metrajı dolduracak nitelikte güçlendirmemişler. Uzun metraja uydurabilmek için gereksiz sahneler ve kliplerle donatılarak uzatılmaya çalışılmış. Çok basit bir biçimde, senaryonun zaten az olan materyalinden birazını keserek bu filmi uzun metraja yaraşacak biçimde uzatmak mümkünmüş. Nasıl mı? Geçmişte, Cenk’in evlenmeden önceki, Eda’nın başka biriyle ilişki yaşadığı ve kürtaj olduğu bölümü çıkarıp atalım. Filmi evli ve mutlu oldukları, çocuk bekledikleri zamandan başlatalım. Başlara mutluluk ve huzur sahneleri ekleyelim. Evde dolaşan hayalet çocuğun kimliği ve orada olma nedeni gizemini korusun böylece. Sadece Eda’nın üzerine yıkılan o suçluluk hissi olmasın ve seyirci olarak korkuyu Eda ile aynı bilinçsizlik düzeyine inerek paylaşalım. Daha önce kürtaj olduğu anlaşılınca işin içine biraz daha gizem ve merak elementi girsin. Ha, ondan sonra istenirse flashback’lerle Eda’nın eski ilişkisi desteklensin. Bu haliyle bu film kürtaj karşıtı bir mesajı olan muhafazakar bir filmden öteye geçemiyor. Filmin özetinde, tanıtımlarında bile Eda’nın kürtaj olduğu ve hayaletin de aldırdığı çocuk olduğu yazıyor; bu nasıl bir gizem filmidir? İnsanlar bu filmde yaptığınız gibi “bööö” demeniz ile korkmazlar. Hadi diyelim ki korktular; sen hem kamerayı gizli göze koy, hem de “bööö” yap… O zaman niye korksunlar? Aşağıda bir yerde birisi birisine “bööö” yapıyor, bundan bize ne derler en fazla… Bu film, seyircinin zekasını aşağılamaktan başka birşey yapmıyor.

An American Haunting (2005, Courtney Solomon)

Yönetmenin, sahneleri çekmekte mekanik anlamda başarılı olduğu “An American Haunting”, o sahneler bir araya gelip film olunca insanda yuhalama hissi oluşturuyor. Ne zaman ki otuzuncu dakikaya ulaşıldı: ortada film diye birşey olmadığını gördüm. Doğrusu bu filme uzun metraj bir film diyebilmek bile pek kolay değil. Film, asabi bir hayaletin yaptığı maskaralıkları izlediğimiz bir sirk gösterisinden farksız. Hatta sırf o gösteri aksamadan her gece devam etsin diye hayaletli evde yatmaya ve zavallı kızcağızı da hayaletli odada tek başına uyutmaya özen gösteriyorlar. Film en sonunda da şaşırtıcı bir sonla öldürücü vuruşu indiriyor. Ne şaşırtıcı bir son ama. Şaşır şaşır öldüm. Amaaa bu tür bir “şaşırtıcı” sonun etkili olabilmesi için tüm film boyunca bir hayalet gösterisi sunmamış olmanız gerekir, değil mi? Biraz karakter ve ilişki sunumu yapmalısınız. Yoksa bu tür bir “twisted ending” hiçbir işinize yaramayan, filmden ayrı duran, saçmasapan ve gereksiz bir detay olur. Sahi nedir bu şaşırtıcı son sevdası?

Hills Have Eyes II (2007, Martin Weisz)

Doğrusu, Alexander Aja’nın remake filmini oldukça başarılı bulmuştum. Ancak “The Hills Have Eyes 2” için aynı şeyi söyleyemem. Bu defa radyasyondan yamulmuş hilkat garibelerinin karşısına, tam teçhizatlı fakat fazlacana sarsak ve sersem bir grup Amerikan askeri çıkıyor. Ölmek nedir bilmeyen bu yaratıkları diskalifiye etmek için de eldeki tüm kazmayla göz çıkarma, kürekle bağırsak oyma yöntemi, bolkepçe kullanılmış. Aja’nın versiyonundaki acımasız ve tekinsiz atmosfer çıkarılmış ve boşluk göz oymaca, kafa patlatmaca ile doldurulmuş sanki. Askerler yaratıkların mağarasına girinceye kadar geçen gereksiz uzunluktaki ilk bölüm tam anlamıyla çöp! At gitsin. Zaten iki boyutu bile tam olarak karşılayamayan karakterler, tamamen klişe diyaloglarla kendilerini seyirciye tanıtıyor bu ilk bölümde. Böylece ölmesi gereken veya sona kalması gereken tüm askerleri teker teker, olabildiğince yüzeysel bir biçimde tanımış oluyoruz. Böylece filmi izlemenin verdiği sıkıntıyı, karakterlerin ölüm sırasını tahmin ederek bir nebze hafifletmiş oluyoruz. Mağaraya girdiklerinde ise film nihayet biraz soluk alıyor. Çünkü karakterler artık moron moron konuşmuyorlar! Film çok sıkıcı ve artık izleyici, ilk filmdeki felakete müdahale eden askerler, doktorlar veya araştırma görevlilerin olaya dahil edildiği ucuz devam filmlerini yutmuyor, yutmak istemiyor.

Madhouse (2004, William Butler)

Bizdeki “Gen” filmini al buna çarp. Gerçekten de biri diğerinden çok üstün değil, öteki diğerinden farklı değil. Birini gördüysen diğerini görmeye gerek yok, hem de hiç. O yüzden konuyu da uzun uzun anlatmaya gerek yok. Akıl hastanesine yeni bir stajyer doktor geliyor da, o geldikten sonra cinayetler işlenmeye başlıyor da… Hımmm… Neden acaba?.. Hımmm…“Gen” filmini izlerken “madem bu kadar karıştırınca olmuyor, biraz daha basitleştir öyle anlat” diye düşünmüştüm. Basitleştirince de bu kadar oluyormuş. İnsanın sonunu bildiği bir filmi, “katil kim” sorusu dışında gerilim unsuru barındırmadığı ve öyküyü düzgün anlatamadığı sürece izlemesinin ne anlamı vardır? Tavsiye etmem.

One Missed Call remake (2008, Eric Valette)

Takashi Miike’nin 2003 tarihli filminin gecikmiş bir yeniden yapımı olan bahis konusu film, zaten iyi yapılmış bir filmi tekrarlamanın mantıksızlığını bir daha düşündürüyor bizlere. Bu filmin kötü olmasının tek sebebi, kaynak aldığı filmin çok güzel olması ve o çok güzel filmin zaten izlenmiş olmasıdır. Zaten Japonlar kendi versiyonlarının iki devam filmini bile çektiler ve bu filmlerin tamamı ülkemizde de vizyona girdi. Bu Amerikan yeniden-yapımını izlemenin orjinal filmleri izleyen korku severler için hiçbir anlamı yok. Amerikalılar yabancı dilde film izlemeyi sevmedikleri için bu yapımın Amerika’da piyasaya sürülmesinin anlamı olabilir ama bizde neden vizyona girdiği konusunda hiçbir fikrim yok.

Unborn (2009, David S.Goyer)

Filmin yönetmeni David Goyer aynı zamanda filmin senaryosunun da yazarıdır ve aslında iyi bir senarist olarak tanınmaktadır. “Dark City”den tutun, “Blade”e, gelmiş geçmiş en iyi Batman sayılabilecek “Dark Knight”a kadar pek çok filmin senaryosu Goyer’e aittir. Yalnız dikkat edilmelidir ki bu senaryoların hiçbiri orijinal olmayıp çizgi romandan uyarlanmış eserlerdir. Bahis konusu filmi izledikten sonra bu kişinin o “sağlam” senarist kimliği de bence tartışmaya açık bir hale gelmiştir. Senarist olarak tanınan Goyer, bir korku filmi çekmeye karar vermiş ve bunu yaparken senaryo yazmak yerine korkunç olduğunu düşündüğü bazı rüya görüntülerini, bazı simgesel görselleri ucuca eklemiş. Bir nevi kolaj yapmış. Bu parçalanmışlık hali arasında ne iki satır diyoloğa, ne karakter geliştirmeye, ne öyküyü anlatmaya zaman kalıyor. Sonunda saçmasapan, alt metni doldurulmamış güdük bir “Yahudi Exorcism’i” ile sona eriyor. Koskoca Gary Oldman da kariyerindeki en gereksiz rolünün altından çıkmaya çalışıyor.

Salvage (2006, Jeff Crook, Josh Crook)

Bir kızın, sapık bir katilin elinde defalarca ölmesinin hafif metafizik hikayesi, izleyici için ne kadar sürpriz olabilir? Oyunculuk kötü, çekim kötü. Bütçe düşük hadi onları affettik. Fakat tam bitti derken sil baştan tekrarlayan olaylar, film ilerledikçe insanı usandırıyor. Kız, işkenceli ölümlerinden sonra her defasında uyanıyor ve gördüğünün kabus olduğunu zannediyor. Sonra yine aynı olaylar tekrarlıyor, tekrarlıyor. Bu can sıkıcı tekrarlar sırasında ilginç hiçbir şey olmadığı gibi, sonucun nereye varacağını bilindiği için insanın içinde merak da uyanmıyor. Biraz sonra kızın uyanacağını bilmek ve tamamen nakaratlardan oluşmuş bir filmi deneyimlemek, izleyicide kabus hissi uyandırıyor ki bu his filmin kendisinden daha korkunç. Tüm bu kısır döngünün, şok final amaçlanarak oluşturulmuş, ilginç zannedilen bir fikirden ibaret olduğunu anladıktan sonra film bütün anlamını yitiriyor. Olmasa da olurdu.

Histories Extraordinaires (Spirits of the Dead/ 1968, Roger Vadim, Louis Malle, Federico Fellini)

Brigitte Bardot, Jane Fonda, Alain Delon, Terence Stamp ve Peter Fonda gibi star oyuncuların ve yukarıda ismi geçen usta yönetmenlerin elinden çıkma bir film ne kadar kötü olabilir? İşte bu film kafanızdaki soru işaretlerini silecek bir yapım. Anladığım kadarıyla Roger Vadim, Louis Malle ve Federico Fellini’nin korku filminin nasıl olduğu hakkında zerre kadar fikri yok. Zaten belli bir tarzı olan Poe öykülerini uyarlıyorsanız bilmeniz gereken ilk şey, kendi stilinizi tamamen göz ardı etmenizdir. Öyküleri olaylarla değil, atmosferle beslenir. Siz egonuzun kurbanı olup kendi stilize filminizi çekerseniz işte bu film gibi çorbaya döner.

Metzengerstein adlı ilk bölüm, aslında gotik olması gerekirken bildiğimiz dönem filminden öteye geçememiş. Jane Fonda orada burada “Ügg…Ügg” diye dolaşıp duruyor (aslında Hugues diyor ama ne farkeder, sıkıcı). Öyküye sadakati açısından daha bir sağlam duran ikinci bölüm William Wilson, gerçekte sıkı bir psikolojik gerilimdir. Fakat nasıl olmuşsa Louis Malle amca bu öykünün nasıl “aktarılmaması” gerektiği hakkında güzel bir ders vermiş. Çok kuru, çok sıkıcı ve öyküyü bilmeyenler için hiçbir şey ifade etmiyor. Antolojinin en son ve en kötü bölümü olan Toby Dammit ise sözde Poe’nun “Şeytanla asla başın üzerine bahse girme” adlı öyküsünden uyarlanmış. Sözde diyorum çünkü Fellini sanırım öyküyü okumamış. Ayrıca Poe’nun tarzından da pek haz etmiyor. Yani, İtalyan sıcaklığını kendine tarz edinmiş bir yönetmene Amerikan Gotik edebiyatının bir ürününü teslim etmek hangi sivri zekanın ürünüdür bilemiyorum. Tipik bir Fellini filmi bu; olay örgüsü tam olarak anlaşılmıyor. Karakterler henüz karşısındaki sorusunu bitirmeden cevap veriyor ve hiç ama hiç susmuyorlar. Tüm film, gerekli veya değil fısıltıyla yapılmış kesintisiz diyaloglardan oluşuyor ve yönetmen ayrıntılarla insanı yoruyor. Yine kim olduğunu bilmediğimiz abartılı karakterler var, yine figüranlar kameraya (yani bize) bakarak poz veriyorlar. Fellini’nin tarzına söyleyeceğim yok ama Poe uyarlaması yaptım demesin bari.

Genel olarak bakıldığında filmde olması gereken bütünlük hissinde anlamlı defektler var. Üç yönetmen de birbirleriyle yarışır gibi eteklerindeki tüm taşları dökmüşler ve kaş yapayım derken göz çıkarmışlar. Star oyuncuların sadece adı var. Kendileri büyük bir ihtimalle çeklerindeki sıfırların sayısını düşündüklerinden tam olarak filmin içinde değiller. “Denizden babam çıksa yerim” şeklinde bir tavırla, isimlere aldanarak filmi izleyebilir; orada burada yapılan “entel dantel” yorumlara (avamlığınız ortaya çıkmasın diye) sonuna kadar katılabilirsiniz. Ama sonuç değişmiyor: “Kral Çıplak!”. Ha bir de farkettiyseniz “korku”dan hiç bahsetmedim. Çünkü korku (veya gerilim) unsuru bu kadar laga lugayla yoğurulan film içinde unutulmuuuş! Eeee, siz amacınızdan şaşarsanız olacağı budur!

Murat ‘Wherearethevelvets’ Akçıl & Gökhan Toka

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Paylaş:

  1. hardcorekaan13 diyor ki:

    İzlediğim filmler arasında en vasat ve en kötü olanının Manos: The Hands of Fate “1966″ olduğunu söylerdim hep taki “Closed for the Season”‘u izleyene kadar …

  2. jason myres diyor ki:

    bence doğmamış kötü değil

  3. StephenAli diyor ki:

    Bütün filmleri anladım da bence Tepenin Gözleri 2 çokda kötü değil bence güzeldi ben sıkılmadan izledim.

  4. gorcun diyor ki:

    Çok severim kötü korku filmlerini. Cidden ne zaman imdb’de ya da forumlarda kötü olduğu her halinden belli olan bir korku filmi görsem ilgimi çeker. İzledikten sonra bir daha bu kadar kötüsünü izlemeyeceğim dediğim filmler oldu. Ama hep izlemeye devam ettim. Bu listenin dışında filmler de var ama adlarını söyleyip kendilerini rezil etmek istemiyorum :) Hadi bi tane söyleyeyim 5ive Girls, hadi bi tane daha summer’s blood, the last resort, tamara vs … Çok var kötü korku filmleri, bazılarından gerçekten uzak durmak lazım.

  5. Burak Bayülgen diyor ki:

    İçinde country müzik ve country müzik düşkünü karakterler olan filmler direkt benden sınıfı geçtiğinden Howling VII’yi bu listeye almazdım. Şartlanma mı? Evet… kesinlikle…

  6. HANNIBAL diyor ki:

    Bu katagoride hill eyes 2,tepenin gözlerini görmek
    açıkçası beni pek tatmin etmedi..özellikle bir dünya
    saçma kurgulanmış korku filmleri varken..şahsi fikrim
    mesela japon kurgulu birçok saçma film,bu katagoride
    yer almalıydı..bunlardan biride (halka) bana göre tabii.
    paylaşım için teşekkürler emeğinize sağlık…

  7. Morty diyor ki:

    “Gerçekten” kötü 25 film başlığında gerçekten kelimesi birkaç film için fazla fazla iddialı olmuş bence.
    Benim yorumum gerçekten kötü filmler listesinde dabbe 1 ve 2, gomeda sanırım başı çekerdi.Ama House 2 ya da Sleepwalkers bu kriteri zannımca haketmiyor. Benim nacizane fikrim budur.

Yorum Yaz

Yorum yapmak için üye girişi yapmalısınız.