Grace
12 Kasım 2009 Yazan devilboy
Kategori Film Arşivi, G, KORKU SİNEMA, Murat 'Wherearethevelvets' Akçıl, YAZARLARIMIZ
Yönetmen : Paul Solet
Senaryo : Paul Solet
Yapım:2009, ABD/Kanada, 85 Dakika
Oyuncular: Jordan Ladd, Gabrielle Rose, Samantha Ferris, Malcolm Stewart, Stephen Park, Serge Houde
Yeni bir moda var: artık kadınlar çocuklarını doğal yolla değil sezeryanla doğuruyorlar. Buna doktorların planlanmamış bir doğum nedeniyle gecenin köründe rahatlarını bozmak istememeleri ve ücreti daha yüksek bir işlemi gerçekleştirerek daha fazla para kazanma amaçları da neden olabilir. Kadınlar da doğum sırasında ağrı duymak istemiyorlar, “Aman, beni uyutun da sonra ne yaparsanız yapın” şeklinde bir kolaylığı tercih ediyorlar. Halbuki normal yolla ıkınarak doğurulan ve stresse sokulan bebek, akciğerlerindeki sıvıyı daha çabuk atar ve daha sağlıklı büyür. Anestezi almayan anne için de sağlıklı bir yöntemdir bu. Sezeryanla doğan ve doğduğunu hissetmediği için düzgün nefes alıp vermeyen, akciğerlerindeki amniyon sıvısını tam olarak atamayan bebekler büyüyünce sürekli solunum yolu enfeksiyonu geçirirler. Sırf bu yüzden, bronşit, burun akıntısı ve zaatüre nedeniyle devamlı doktorlara taşınan bir nesile sahibiz maalesef. Çevremiz nefes aldıkça hışırdayan çocuklarla dolu. Bahsettiğim filmde bir ebe tarafından yönetilen özel sağlık kuruluşlarından bahsediliyor. Doktor diploması olmadığı için tıp doktorları ile fikir ayrımına giren bu ebeler, filmden gördüğüm kadarıyla gebe kadınlara sınırsız lüks sunuyor (vücut sıcaklığında bir havuzda doğum gibi) ve doğanın bu olayına “anaerkil” bir felsefeyle yaklaşıyorlar. Değişik bir alternatif…
Madeline, iki düşüğün ardından nihayet hamile kalmıştır. Karnındaki bebek kızdır ve adı şimdiden verilmiştir: “Grace”. Fakat bir trafik kazasında hem eşini hem de karnındaki bebeğini yitiren genç kadın önemli bir karar verir. Ölü olsa da bebeğini miadında doğuracaktır. Kayınvalidesi Vivian’ın karşı çıkmasına rağmen, eski arkadaşı ebe Patricia’nın desteğiyle doğurduğu ölü bebeği bir mucize eseri nefes alır ve yaşar. Fakat bebekte bir gariplik vardır.
Yönetmen Paul Solet, 2006 tarihli aynı adlı kısa filminden uyarladığı bu uzun metraj korku filminde janrlar arasında dolaşıyor ve sinema izleyicisine tadına doyulmaz zevkler yaşatıyor. Hani, bazı bağımsız filmler vardır, sırf sanat için çekilmiş gibi dururlar. İşte “Grace” buna benzer bir estetiği korku sinemasına taşıyor. Sadece başlangıç sahnesi (duşta ağlayan kadın ve ayaklara doğru boşalan abondan kanama) ve olayların ilk anlatıldığı bölüm (hamile kalmak için yapıldığı çok belli olan ruhsuz bir sevişme sahnesi ve spermleri rahminde tutmak için pozisyon alan kadın) bile neyle karşı karşıya olduğumuzu belli eder nitelikte.
Genel olarak bakarsak film şiddet yönünden “À l’intérieur (2007)”dan, psikolojik alt metin yönünden de “Savage Island (2003)” ve “It’s Alive (1974)”dan bazı dokular taşıyor. Fakat anlatım, sinematografi ve insan psikolojisine yaklaşım açısından hepsini geride bıraktığını söyleyebilirim. Işık, kamera hareketleri ve Madeline’ın içinde bulunduğu depresif hali yansıtan hafif buğulu sahneler filmin atmosferini, izleyicinin içinde kaybolacağı bir burgaça dönüştürüyor. Gözünüzde canlandırın: gece hiç uyumamış derbeder bir anne ayakta bebeğini izliyor. Doğmakta olan güneşinin ışıkları kadını başından başlayarak aşağıya doğru yıkar gibi yavaşça aydınlatıyor. Aşağıya indikçe birşeylerin olacağını hissediyorsunuz ve karanlıktan aydınlığa kavuşan dehşetin dozu gözler önüne seriliyor. Buna benzer güneş ışığıyla yaratılan bir gerilim sahnesiyle karşılaşmış mıydınız hiç?
Korku sinemasında sık rastlamadığımız ayrıntılı oyunculuğu bir tarafa bırakıp, her aktörün işini ciddiye alıp son derece gerçekçi karakterler yarattığına şöyle bir değindikten sonra filmin karakterleri sunma tarzına hayranlığımı aktarmak istiyorum. Eğer karakterinizin iki boyutlu karton kişilikler olmasını istemiyorsanız onlar hakkında bazı ip uçları vermelisiniz ki izleyici gerçekliği yakalayabilsin. Bunun için film drama doğru kayabilir ve süresini uzatabilir ki bu korku filmleri için bir handikaptır. Bahsettiğimiz film ise nispeten kısa süresini o kadar optimal kullanıyor ki yönetmenin bu konudaki ustalığına şapka çıkarmak zorunda kalıyorsunuz. Kesinlikle gereksiz bir sahne yok. Kullanılan zaman dilimi de ziyadesiyle değerlendirilmiş. Karakterlerin derinliğini yakalamak için küçük bir jest, bir tavır ve kısa bir cümle kullanılmış ki bunlar olayların evveliyatı hakkında uzun uzun anlatımların yerini çok güzel tutuyor. Mesela dominant olduğu her halinden belli olan (ama bunu hiç dile getirmeyen) kaynana Vivian’ın, vejeteryan gelininin sofrasına karşı gösterdiği memnuniyetsizlik, iki kadının dramatik sahnelerle desteklenmiş bir tartışmayı sergilemelerinden daha değerli oluyor bu anlamda. Eski savcı olan kocasının pozisyonunu kullanan bu tür orta yaşlı kadınlara hayatımızın bir döneminde mutlaka rastlarız, gerçektir bunlar. Emekli savcı Henry ise birkaç hareketiyle, aslında sorun çıkmasını istemeyen, karısının mutlu olmasını isteyen bir adam olduğunu anlatıyor (bu dile getirilmeden hissettiriliyor). Zaten fikrini beyan ederse ceza olarak tabağındaki porsiyonun “sağlığı için” yarıya düşürülmesini göze alacaktır.
Bir de ortada travmaya karşı verilen değişik tepkiler var. Kazada oğlunu kaybeden Vivian ile karnındaki bebeği kaybeden Madeline’in aynı olaya verdikleri farklı cevaplar, Post Travmatik Stress Sendromu’nu konu alan psikoloji kitaplarından fırlamış gibi duruyor. Ölü bebeğine sahip çıkan ve ona yeniden kavuştuğunda daha önce asla yapamayacağı şeyleri gerçekleştiren genç kadın bir tarafa, yeniden anne olmak isteyen ve emzirme içgüdüsüyle yanıp tutuşan yaşlı kadın diğer tarafa… Ha, karakter derinliği demişken, Madeline’e kayıtsız şartsız yardım eden “iyi” kız arkadaş Patricia’nın geçmişine yönelik bilgilendirmenin bir çiçek ve banyoda gizlice sarfedilen “Salak!” lafından çıkarılabildiğini eklemeliyim.
Bilemiyorum daha ne kadar anlatabilirim… İstemeden, bu kadarıyla bile bazı ip uçlarını açığa çıkarmış olabilirim (filmin kanlı sahnelerinden hiç bahsetmedim farkındaysanız). Cannes Film Festivali’nde ilk görücüye çıktığı sırada, izleyici koltuğundaki bazı bayanların bayılmasına neden olduğu rivayet edilse de bu yönden değil, sinema sanatı yönünden değerlendirilmesi ve mutlaka izlenmesi gereken bir film bence. Oturup üzerine bir tez bile yazılabilir. Sanırım halen ülkemizde gösterime girmedi; girer mi bilmiyorum. Son zamanlarda izlediğim en iyi korku filmidir diyebileceğim ve 2009 yılının korku filmleri sıralamasında ilk sıraya koymakta beis görmeyeceğim “Grace”i şiddetle tavsiye ediyorum.
Murat ‘Wherearethevelvets’ Akçıl





















wherearethevelvets demişki 12 Mart 2011 20:50
Aynı fikirdeyiz Özgür. Filmi izleyince gerçekten bir sinema filmi izlemiş gibi oluyorsun ki bu tatmin duygusuna çoğu filmde ulaşamıyor insan…
Ozgr Kygsz demişki 12 Mart 2011 16:37
Son 3 gün içinde, Autopsy ve Perkins 14 den hemen sonra izlediğim Grace ilaç gibi geldi diyebilirim. Yukarıdaki iki filmin ardından sinema gibi sinema havasını hissettiren Grace
sert ifade ve pskolojik yapısıyla Fransız sineması havasını solutan usta işi bir filmdi… Oyunculuk, derinlik, konu, ifade, karakterler gayet hıoştu. Filmin sonunda cevaplanmasını istediğiniz bazı soruların cevaplanmadığı gerçeğiyle karşılaşacaksınız ki, bu bazılarınızda hayalkırıklığı yaratabileceği gibi bazılarında da hayalgücünüzün hareketlenmesine neden olacaktır…
Nyarlathotep demişki 14 Kasım 2009 00:15
Göndermiş bulunuyorum
wherearethevelvets demişki 13 Kasım 2009 22:23
Hayır izlemedim!!!!
6 dklıkmış. Bana Mail ile gönderebilir misin?
muratakcil@gmail.com
Allah senden razı olsun!
Nyarlathotep demişki 13 Kasım 2009 18:26
Murat sen kısa filmi izleyebilmiş miydin? Nihayet bulabildim ve eğer izlemek istersen herhangi bir şekilde sana ulaştırmaktan zevk duyarım.
devilboy demişki 13 Kasım 2009 15:12
Bu linkteki film mr_prospector. ABD/Kanada yapımı.. http://www.imdb.com/title/tt1220213/
mr_prospector demişki 13 Kasım 2009 15:00
ya film için imdb.com İspanya yazıyor. Farklı filmler mi acaba bu ikisi?
wherearethevelvets demişki 12 Kasım 2009 18:29
Boş?
Teessüf ederim Nyarlathotep, sen ne zaman boş birşey yazdın…
Ben senin dışında da, hamile kadın görüntüsünden rahatsız olan başka kişiler gördüm, gerçekten var böyle bişey. Onun için, seni bilgilendirmek boynumun borcudur.
Nyarlathotep demişki 12 Kasım 2009 18:22
Evet, sorun bendeydi herhalde. Neyse özür diliyorum boş mesajlarım adına
wherearethevelvets demişki 12 Kasım 2009 18:19
İpucu vermeden ancak bu kadar anlatabiliyorum dostum
Nyarlathotep demişki 12 Kasım 2009 18:15
Ahah, bilgilendirme için teşekkür ederim. Yazıdan ben direkt olarak hamile kadına odaklanmış bir film düşünmüştüm, yani onun hamile oluşu fizikseli gözüme gözüme girmeyecek değil mi?
Ne güzel, bir an önce izleyebilirim o halde.
wherearethevelvets demişki 12 Kasım 2009 18:10
Var, ama ilk 10 dk’sında. Film o süreç hakkında değil. Sonrasına odaklanıyor. Seni rahatsız edecek derecede hamile kadın görüntüsü içerdiğini zannetmiyorum.
Hamile kadın görüntüsü bazıların rahatsız ediyor gerçekten. Bazıları da emziren kadın görmeye dayanamaz, ilginçtir.
Nyarlathotep demişki 12 Kasım 2009 18:07
Filmde hamile kadın yok mu yani?
wherearethevelvets demişki 12 Kasım 2009 17:58
Film hamile bir kadın hakkında değil neyse ki.
Nyarlathotep demişki 12 Kasım 2009 16:59
Filmi daha önce duymamıştım. Hamile kadın içeren filmler bana çok itici geliyor, sadece filmlerde de değil hamile kadın tipinden nefret ediyorum aslolarak. Yazılışı bile iğrenç baksanıza, hamile kadın!
Yine de Murat’ın ilgi çekici anlatımından sonra filmi izlemeye karar verdim, hatta ilk olarak kısa filmi izlemeyi arzulardım. Cinemageddon ve Karagarga’da kısa film maalesef mevcut değil, herhalde internete düşmemiş…