Karanlık Sular

  • Tarih: Şubat 9th, 2010
  • Ekleyen
 
1 Puan2 Puan3 Puan4 Puan5 Puan6 Puan7 Puan8 Puan9 Puan10 Puan (3 votes, average: 6,33 out of 10)
Loading ... Loading ...

Kategoriler: Gökhan Toka, Kamera Arkası, KORKU SİNEMA, YAZARLARIMIZ

Çok değil, 2000’li yıllara kadar, ıssız bir ormandaki küçük bir tahta kulübede çılgın arkadaşlarla yapılan ve sonu tatlıya bağlanmayan tatiller, uzaylı yaratıklarla nahoş ilişkiler, merdiven altlarında ya da kapı aralarında yaşayan ecinniler ile göz göze gelmeler, içkiyi fazla kaçırdığımız bir gecede yanlışlıkla öldürdüğümüz zat-ı muhteremin daha sonra başımıza sardığı bürokratik problemler vs vb gibi hikaye unsurları ile korkmaya devam ediyorduk. Yetmişli yıllardaki Amerikan kökenli o büyük korku filmi patlamasından sonra doğrusu bu türdeki filmlerin hikaye anlatım biçimlerinde ya da anlattıkları mesajlarda çok fazla bir değişiklik olmamıştı. O zamanlar için bu filmleri korkulan unsurlarla donatan öğeler ise artık geçerli değildi. Bu hikayelerin çoğu 60′ların bitişiyle birlikte ortalıkta dolanmaya başlayan, yeni ve özgürlükçü bir genç kuşağın kontrolsüzlüğünden endişe duyan ve feyz alan yapımcıların “sürüden ayrılanı kurt kapar” ekseni etrafına inşa ettikleri kurgulardı. Dinle, ahlakla, toplumsal değerlerle! ve nasihatla bağıntısını yitirmiş bir kuşak, bu filmlerde ahlaksızlığının boyutunun getirdiği öncelik sırasına göre sırayla öldürülürdü. Yetmişli yıllar için düşündüğümüzde, belki toplum ve genç kuşak arasındaki bu sürtüşme daha net anlaşılabilir ama günümüz batı toplumlarında bu denli sert iki yüzeyi bir arada bulabilmek mümkün değil. Hatta, en üst düzeyde bireyci toplum anlayışının iyiden iyiye kök saldığı modern batı toplumlarında, “toplumsal ya da dinsel normlara uyumsuzluk” da artık içi boş bir öğe olmaktan öteye geçemiyor. Bu durumu fark eden Amerikan sineması da şekilsel bazı değişimleri de denedikten sonra korku filmi çekmeyi zaten büyük ölçüde durdurdu. Bu şekilsel değişiklikler de, hikayede değişikliğin olmadığı, kahramanların yine ormana gittiği ancak korku unsurunun minimalist yapım tekniklerine yüklenmeye çalışıldığı filmler olarak (Bkz Blairwitch Project, My Little Eye) sınırlı başarı kazanmanın ötesine geçemediler. Kaldı ki minimalizm zaten, söyleyecek yeni sözleri olan devrimci bir akım değil, sadece geçerli olana duyulan tepkidir. Çıkış noktasını kendi iç dinamiklerinin (üretim çarkı) sınırları dolayısı ile de bulamayan Amerikan sineması da kısa bir dinlencenin ardından kendine yeni bir hammadde kaynağı edinmeyi tercih etti. Amerikalılar Japonya’dan korku ithaline başladılar, kimi zaman öyküleri, kimi zaman öyküler artı yönetmenleri. (Bkz Ring, Bkz Grudge, Bkz Dark Water vb) Ne var ki hem biraz geç kaldılar hem de bu filmlerin özgün hikayelerini kendi hızlı tüketilen kurgu modellerine adapte ederek de içlerindeki korku unsurunu ortadan kaldırdılar. Doğrusu pek olmadı. Ha tabi bir de şu var: Biz, tüm dünya, Japonlar’dan zaten hali hazırda çooook korkuyorduk.

Peki ama neden? Başkalarında olmayıp da Japonlar’da olan ne var? Öncelikle şu: Kollektivizm. Dinle yoğun bağlantıları olan bir toplum değil belki ama toplumsal değerlerin ön planda olduğu, kollektivizmin en üst düzeyde hissedildiği toplumlardan biri Japon toplumu. Onları son yıllarda korku filmi çekmeye ve bu alanda hikaye yaratmaya iten nedenlere baktığımızda ise Amerikan sinemasının yetmişlerde feyz aldığı dönüşüm sürecine benzer bir süreçle karşılaşıyoruz. Japon kültürü modern popüler kültürün baskısı altında bireyselleşmenin açmazını hissediyor. Ama hikayelerini anlatırken, bunu ABD sinemasının yetmişlerde yaptığı gibi ders vererek, öğüt vererek, dönüşüme karşı durarak da yapmıyor. Tam tersine. Korku öğesinin aktarımı bireye indiği ölçüde başarılı olabilecek bir anlatım. Japon sineması bireyin tarafında durarak, ama kollektivizmi ve toplumsal değerlerin yarattığı baskıyı da korku unsuru olarak ele alarak çok başka bir anlatım modeli geliştiriyor.

Dark Water’ın Japon orjinali modern şehirli insanın yaşayabileceği en büyük korkulara tutulan bir ayna gibidir. Bu haliyle örneğin bu film, bir alt tür olarak korku sinemasının da ötesinde ele alınmalı ve ciddi olarak sosyolojik söylemleri ile birlikte değerlendirilmelidir. Filmde eşinden ayrılmış, fakat ekonomik olarak sıkıntı içerisinde olan genç bir anne, yanına aldığı küçük kızının velayetine sahip olabilmek için hayatta kalmayı başarmalıdır. Bunu yaparken hem bir ev tutması, hem de düzgün bir işe ve bir gelire sahip olması, kızına gereken yaşam koşullarını sunabilmesi ve tüm bunları da bir sosyal hizmet komitesine kanıtlayabilmesi gerekir. Bir birey olarak topluma rağmen ayakta kalabildiğini, geçmişe, bir eşe gereksinim duymadığını herkes görmelidir. Bu, birey olma mücadelesidir. Kaybederse çocuğunun velayeti kendisinden alınacaktır. Kadının tek yaşama amacı kızıdır. Oldukça kırık dökük bir apartman dairesinde, sağlıksız koşullarda yaşam mücadelesi verirler. Bu mücadele süresince geçmiş, dolayısı ile baskı peşlerini bırakmayacaktır. Tavandan, üst kattaki daireden damlayan su toplumun üzerlerinde kurdukları baskıya işarettir. Sosyal hizmet görevlisi geldiğinde, kadın tavandaki bu lekeden dolayı utanç duyar. Halbuki o leke, o baskı, onların sonu olacaktır. İşlenen korku gerçekle bağlarını hiçbir noktada yitirmeyen bir korkudur: çocuğunu kaybetme korkusu (bundan büyük bir korku olabilir mi?). Ancak bir çark gibi işleyen toplumsal düzenin baskıları o denli ağırdır ki sonuçta başaramaz. Çocuğunu tarifsiz bir sevgiyle seven kadın sonunda onu, kimsenin kendisinden daha fazla sevemeyeceği kızını, onun toplum kuralları tarafından dikte edilen “iyiliği” için kaybedecek, birey olamayacak ve ölü bir kıza, geçmişe, anne şefkati ile sarılacaktır.

Kollektivizme ve ezici toplumsal normlara karşı Japon sinemasının durduğu nokta alternatif bir noktadır. Fakat bu baskı o kadar iyi işlenir ki çoğu kez aslında hikaye zayıf olsa bile izleyicinin filmin sonunda söylediği söz genelde derin bir “oh” tur. Görsel anlamda, mekanlar, karakerler ve anlatım tekniği, bireyin üzerindeki baskıyı ortaya koymakta ve izleyiciye aktarmakta birebirdir. Birçok Japon filmini karakterleri birbirine karıştırarak izlersiniz. Herkes birbirine benzemektedir! “Bu kız yarım saat önce ölmemiş miydi?” dediğiniz durumlar oldukça sık olacaktır. Her yüzün ürkütücü biçimde birbirine benzediği bu filmlerde baskı bir an için bile olsa azalmaz. Öykünün sonunda da Amerikan filmlerinde görülen maceracı ve yalancı kurtuluşlar yoktur. Olması gereken neyse olur. Baskı yıkılışla sona erer. Set korkuyu anlatmak için kurulmuştur ve korku tam olarak kurulduğunda film sona erer. Japon sineması, kültüründen kaynaklı bir bileşimle aynı anda hem ince ruhlu hem de acımasızdır. (Quantin Tarantino da sanırım bu yüzden Japon karasularında daha sık görülmeye başlandı).

Neyse, çok uzadı. Sonuç olarak kendi adıma konuşuyorum, Japonlar’dan çok korkuyorum. Bizim kültürümüzdeki toplumsal baskı unsurları nedeniyle hikayelerinin bize de çok uygun olduğunu düşünüyorum. Örneğin Dark Water’da da diğer filmlerde de dikkat ederseniz, kahramanların dehşet içinde ve panikle kaçarken bile durup kapıda ayakkabılarını giydiklerini ya da çıkardıklarını görürsünüz! (Eve ayakkabıyla girilmez!) Kim bilir, belki de bu AB dönüşüm sürecinde bizim sinemamızdan da benzer yapıda ve hedefte öyküler çıkar. Ancak biz halen AB’ye girince “KOKOREÇ yiyemeyecekmişiz” noktasını aşabilmiş değiliz. Bu meseleyi bir halledelim, inşallah ondan sonra.

Gökhan Toka

Etiketler: , , , , , , ,

Paylaş:

  1. gulsah baykal diyor ki:

    Yazı çok güzel olmuş. Özellikle Japonlar’ın katı gelenekleri düşünüldüğünde. Adamlar okulda sınıfta kaldıklarında intihar ediyorlar bundan daha ürkütücü bir durum olabilir mi? ABD’nin uyarlamaları sadece son moda efektler kullanmaktan ileri gidemiyor. Zaten iki toplumun bence hiç uyuşmuyor. Bu yüzden de ABD’li film yapımcıları Japon filmlerindeki öykülerin özünü kavrayıp yorumlayamıyorlar.

  2. Nyarlathotep diyor ki:

    Orjinal adı yazılsaydı daha açıklayıcı olurdu, evet. Başlığı görünce Kutluğ Ataman’ın Karanlık Sular’ı zannetmiştim :)

  3. devilboy diyor ki:

    Tabii ki Akasya isterse seve seve yayınlarız..

  4. wherearethevelvets diyor ki:

    Akasya, ödevin bitince o metni burada yayınlasak ya. Hı, ne dersiniz Yasin ve Murat?

  5. devilboy diyor ki:

    Akasya ödevini merak ettim doğrusu:)

  6. akasya diyor ki:

    filmi nasıl izlediğinle alakalı o bence.
    bu arada yazı gerçekten çok güzel olmuş. bende bu aralar japon sinemasında kadının yeri ve kadına uygulanan şiddetle ilgili bir ödev hzırlıyordum. bu yazıdan oldukça faydalanıcam. bir eleştirim var; filmin orjinal adını yazsak daha iyi olur gibi :)
    Honogurai mizu no soko kara aka Dark Water (2002)

  7. asena diyor ki:

    ben hiç japon filmlerinden korkmam aksine komedi flmi gibi gelir korku filmleri mesela garez 2 ciyak ciyak bağırıyolar ama güldüm geçtim ne var ki kedi gibi ses çıkarıyo ama bu film gülünecek türden değil. ama çokta korkunç değil .. açıkçası ben sevmiyorum japonlarıı

Yorum Yaz

Yorum yapmak için üye girişi yapmalısınız.