Kimlik Bölünmeleri ve Korku Sineması

  • Tarih: Şubat 16th, 2012
  • Ekleyen
 
1 Puan2 Puan3 Puan4 Puan5 Puan6 Puan7 Puan8 Puan9 Puan10 Puan (3 votes, average: 7,67 out of 10)
Loading ... Loading ...

Kategoriler: Kamera Arkası, KORKU GENEL, KORKU SİNEMA, KRİMİNAL DOSYA

Bugün tanımlanan birden fazla disosiyatif bozukluk var ve hemen hepsini bilinçliliğin bir ya da daha fazla bölümlere ayrılması olarak anlatmak mümkün; üstelik hepsi de yıllardır korku sineması için çekici birer malzeme olmaya devam ediyor. Sinemada özellikle senaryoda ters köşe yaratmak üzere yararlanılan çoğul kişilik bozukluğu kadar aslında disosiyatif bozuklukların hepsi ilginç birer klinik tablo olarak karşımıza çıkıyor. Diyelim disosiyatif amnezi’de kişi aniden önemli kişisel bilgilerini hatırlayamıyor ve bu durum ağır bir stres koşulunun hemen arkasından oluyor; bir başka disosiyatif bozukluk olan disosiyatif fugue durumunda ise kişi kendiyle ilgili tüm bilgileri unutup evden, bulunduğu yerden uzaklaşıyor, hatta bulunduğu yerlerden belki çok daha uzak bir yerlerde kendine yepyeni bir kimlik yaratıyor.

Disosiyatif bozukluklardan bir diğeri depersonalizasyonda ise kişi kendini düşüncelerinin ve davranışlarının dışardan bir gözlemcisi gibi hissediyor. Kısacası bir anlamda fiziksel varlığının da kendine ait değilmiş gibi algılanması, bir başkasını uzaktan izliyormuş gibi kontrolsüz bir durum ortaya çıkıyor. Ancak yine de diğerlerine göre daha yumuşak bir bölünme çünkü kendi kendine zamanla düzelebiliyor.

Tüm bu klinik tablolar arasında korku sinemasına en çok malzeme sağlayan tablo kimlik bölünmesi ya da klinik adıyla çoğul kişilik bozukluğu (Multiple Personality Disorder-MPD). Çoğul kişilik bozukluğu çok az rastlanılan, aynı kişide iki veya daha fazla kişiliğin olması ve bu kişilerin kendilerine has çok farklı tarzlarının bulunmasıyla belirginleşen bir rahatsızlık ve üstelik bu kişiler birbirinden habersiz oluyor.

Amber Heard (The Ward)

Bu ağır tabloda esas olan hastaya eşlik eden travma. Hipnotik yatkınlık ve travmatik deneyimler de , bu rahatsızlığın ortaya çıkmasına neden olan risk faktörleri. Kimlik bölünmesine kadınlarda daha çok rastlanılıyor. Vakalarda çoğunlukla, çocuklukta ağır cinsel ya da fiziksel taciz öyküsü ortaya çıkıyor. Aslında bölünme tam olarak kişinin orijinal kişiliğinin yaşadığı bir travmayı yok sayarak, kaçamadığı, unutmak istediği bir acıyı, şiddeti hiç bilmeyen yeni bir kişilik yaratmasıyla başlıyor. Bu anlamda bölünme kişiyi yaşadığı travmadan koruyan bir fonksiyonla başlamış oluyor. Uzlaştırılamayan çatışmaların çözümü, gerçekten kaçış, katastrofik deneyimlerden izolasyon, belirli duyguların katartik boşalımı için kişilik bölünmeye başlıyor.

Disosiyatif kimlik bozukluğunda vaka önemli kişisel bilgileri sıradan unutkanlık durumunun çok ötesinde hatırlayamıyor. Amnezi ve kimlik kargaşası hastalığı ele veren unsurlar. Hastanın bir kişiliği diğerini bilmediği gibi, arada amneziler oluyor ve bir kişilik diğeri aktif haline geldiğinde amneziye uğruyor. Çoğunlukla depresyon, işitsel halüsinasyonlar ve alın bölgelerinde ağrı şikayetleri yaşıyorlar. Flashback’ler, rüyaya benzer anımsamalar, kabuslar da yaygın ve bunlar post-travmatik stres bozukluğuyla paylaştıkları semptomlar. Ancak kimlik bölünmesi yaşayan hastalara yanlışlıkla şizofren teşhisi de konulabiliyor.

Çoğul kişilik bozukluğunda ev sahibi (host) kişilik , davranışları ve bedeni zamanın en fazla diliminde kontrol eden kişilik ve tipik olarak kaygılı ve depresif oluyor, somatik semptomlardan şikayet ediyor.

Bebek ve çocuk kişilikler , erken travmatik deneyimleri hafızalarında tutanlar. Çoğul kişilik bozukluğunda ayrıca korku filmlerine en çok ilham veren persekütör kişilik gelişiyor ki , bu kişilik bireyin hayatını farklı şekillerde sabote ediyor. Buna çok iyi bir sinema örneğini 1995 yılının “Never talk to strangers” filmi veriyordu. Filmde Rebecca De Mornay’in canlandırdığı Sarah Taylor karakterinin uğradığı tuzakları, aslında kendisinin kurduğunu ve kendi hayatını sabote eden çoğul kişilik bozukluğunu öğreniyorduk. Bu kişilik bireyin ilk başta taciz gerçeğinden kaçmak için kişilik bölünmesine girmesine rağmen, devam eden tacizlerle esas tacizcisinin benimsenmesiyle oluşuyor. Aynı şekilde, John Carpenter’ın “Koğuş” filminde de, Amber Heard’ün canlandırdığı, evini ateşe veren Kristen karakteri benzer bir örnek olarak gösterilebilir.

Demet Evgar (Beyza’nın Kadınları)

Çoğul kişilik bozukluğunda “promisköz” düşkün ahlaklı kişilik yasak dürtüleri ifade eden bir kişilik oluyor ki , bunlar çoğunlukla cinsel dürtüler. Mustafa Altıoklar’ın fimi Beyza’nın Kadınları’nda Demet Evgar’ın canlandırdığı, çoğul kişilik bozukluğu olan karakterin promisköz kişiliği Dilara oluyordu. Filmde Tamer Karadağlı’nın Amerikan dedektifi triplerini saymazsak, Evgar’ın oyunculuğuyla çok iyi bir gerilim ortaya çıkıyordu. Çoğul kişilik bozukluğundaki düşkün ahlak öğesinden korku sinemasında yararlanmak isteyen, ancak eline yüzüne bulaştıran yönetmenler de var. 1994 yılında Richard Rush, yönettiği Color of Night filminde, sansasyonel “The Lover“ filmiyle ünlenen Jane March’la iki katı yaşındaki Bruce Willis’in şehvetli cinselliklerine yoğunlaşmaktan, sözde çoğul kişilik bozukluğu olan Jane March’ın karakterini geliştiremediği gibi, kimlik bölünmesi de hiç iyi veremiyordu. Gösterildiği dönemde, Temel İçgüdü filminin taklidi olduğu eleştirilerini geçemeyen filmde, çoğul kişilik bozukluğundaki promisköz karakter şehvetli ve tehlikeli bir kimlikle anlatılıyordu.

Çoğul kişilik bozukluğunda, orijinal kişilik doğumdan hemen sonra gelişen esas kişilik ancak travma sonrasında bölündüğünden ev sahibi kişilik tipik olarak orijinal kişilik olmuyor. Zamanı daha fazla kontrol eden ve çoğunlukla rastlanılan kişilik orijinal kişiden çok farklılaşıyor. Geliştirilen bu kişilikler içinde çocuk kişilikler, MPD hastalarının hemen hepsinde görülüyorlar ve genelde yetişkin kişiliklerin sayısını geçiyorlar. Bir kişilikten diğerine geçiş, bu rahatsızlığın en ilginç taraflarından biri ve ya iç dinamikler nedeniyle ya da dışarıdaki herhangi bir uyarıyla “dönüşüm” gerçekleşiyor. Ses ve konuşma, hal ve duruş, yüzde değişiklikler dönüşümü işaret ediyor. 2 Oscar ödüllü ünlü korku klasiği “The Exorcist”te (1973), Linda Blair’in içine şeytanın girdiği sahnelerde yüzünün ve sesinin değişmesi, aslında sinemada dehşetli bir çoğul kişilik bozukluğu örneği. Ama tıpkı şizofrenide olduğu gibi korku sineması için bu bir rahatsızlık mı ?, yoksa görmediğimiz kötü güçler mi bunları yapıyor? sorusu ayrıca sinemanın büyük zevk aldığı ve tüketemediği konulardan biri olmaya devam ediyor.

Kimlik bölünmeleri hem edebiyatta, hem sinemada her zaman çok çekici bir konu olmuş. Misal, 1886 yılının ünlü roman kahramanı Dr. Jekyll’ın iyi ve kötü doğalarının ayrıldığı ve Mr.Hyde’a dönüştüğü hikayesini herkes çok iyi bilir. Ancak çoğul kişilik bozukluğu ile ilgili dünyaca en ünlü film 1976 yılında gerçek bir hikayeden alınan ve Sally Field’a Emmy ödülü kazandıran “Sybil” adlı televizyon filmi. Kişisel olarak benim de çocukluğumda çok etkilendiğim bir hikaye olarak Sybil, 80’ler boyunca çok konuşulmuştu. Sybil’da, Minnesota’da doğan ve çocukluğunda annesinden çok ağır şiddet gören birinin gerçek hikayesi anlatılıyor.

Cecile De Francer (Haute Tension)

New York’ta, Psikiyatrist Dr. Cornelia Wilbur’un gördüğü vaka’da tam 16 farklı kişilik keşfedilmiş. 11 yıl terapi gören vakada, bu 16 farklı kimliği tedavi süresince tek bir kimlikte toplamaya çalışılmış.

1973 yılında gazeteci Flora Rheta Schreiber’in hem vakayla hem psikiyatristiyle görüşerek yazdığı gerçek hikaye, hem klinik literatürü için hem de popüler kültür için kimlik bölünmesinin anlatıldığı en başarılı sinema örneklerinden biri ve aynı zamanda çok iyi kotarılmış bir gerilim filmi. Ne var ki, klinik açıdan çoğul kişilik bozukluğu hep tartışma konusu ve gerçekten böyle bir rahatsızlık var mı yok mu hala netleşemiyor, hatta bu gerçek hikayede bile , bazı doktorlar hastanın psikiyatristinin telkinlerle bu 16 kişiliği yarattığını düşünüyorlar.

Korku sinemasında çoğul kişilik bozukluğunu anlatan filmlerden klinik açıdan en çarpıcı olanı Alexandre Aja’nın, 2003 Fransız yapımı filmi “Haute Tension-Yüksek Tansiyon”. Cecile De France’ın canlandırdığı Marie karakteri tam da bu vakalarda olduğu gibi kaygılı ve depresif olarak sunuluyor. Filmin bütün dehşeti en yakın kız arkadaşının ailesini katleden katilden korkuyla kaçan Marie’nin, katilin ta kendisi olduğunu anladığımız sahnede yoğunlaşıyor. Film hem bir gerilim filmi olarak çok başarılı, hem de klinik tabloyu çok iyi ve doğru yansıtıyor olması açısından da belki de kimlik bölünmesi üzerine çekilmiş en dehşetli film.

Peki kimlik bölünmesi tedavi edilebiliyor mu? Çok az rastlanılan bu rahatsızlığın tedavisinde öncelikle güven geliştirmeye çalışılıyor, farklı kimlikler uzlaştırılmaya çalışılıyor, ayrıca depresyon ve anksiyete sıklığı görüldüğünden bu semptomların da tedavisine çalışılıyor. Özellikle kontrolsüz davranışlarıyla, hem kendine hem başkalarına zarar verme eğilimi sinema için hep çekici bir konu olmuş. Ancak bir kişilikten diğerine hızla geçişlerin olduğu “döner kapı sendromu – revolving door syndrome” yeni bir sinema filmi için misal Alexander Aja’ya ilham verecek olursa , fena halde dehşetli bir korku filmi daha ortaya çıkabilir. Bu ürpertici ve dramatik klinik tabloyu, ilk olarak 2010 yılında Toronto Uluslararası Film Festivali’nde prömiyerini yapan John Carpenter’ın, “Koğuş” filmi de , özellikle Amber Heard’ün olağanüstü bir performansla canlandırdığı Kristen karakteriyle çok iyi anlatıyor. Kimlik bölünmeleri üzerine yapılmış, klinik açıdan da değerli filmler , korku sinemasına kazandırılmaya devam ederken, aynı klinik tabloyu bir ruh tarafından ele geçirilme olarak gösteren filmlerin de sonu gelmiyor. Oysa ki herhangi bir doğaüstü kurguya gerek bile kalmadan, bir travmadan kaçarken, şizofrenik bir bölünme yaşayan herhangi birinin hikayesi de yeterince dehşetli ve hatta kimi klinik tablolar en çok korkutan korku filmlerinden bile daha karanlık ve korkutucu olabiliyor.

Korkusitesi için yazan Cenk Erdem

Etiketler: , , , , , , ,

Paylaş:

  1. Batu Han diyor ki:

    Identity – Kimlik filmi tek geçilir !

  2. wherearethevelvets diyor ki:

    Herhalde bu yazıyı en iyi bir psikolog yazabilirdi :)

    Çoğul kişilk bozuklukları korku filmleri için joker hastalıktır diyebiliriz (ki bu sinema bildiğimiz gibi diğer ruh hastalıklarıyla da sıkı fıkıdır).
    Çoğul kişilikler korku filmleri için “şok final” oluşturur zira. Bakınız: “Identity (2003)”.
    Diğer bir örnek ise “terzi kendi söküğünü dikemezmiş” atasözünü hatırlatan bir klasik “Dressed to Kill (1980)”. Burada bir psikiatristi canlandıran Michale Caine, kendisinde cinsel gerilim uyandıran kadınları öldürmek için, sarı saçlı bir kadın katile dönüşüyordu.

  3. videodreamproject diyor ki:

    keyifle okudum.teşekkürler..

Yorum Yaz

Yorum yapmak için üye girişi yapmalısınız.