Peter Jackson
Kategoriler: Biyografiler, KORKU SİNEMA
Peter Jackson 1961 yılının cadılar bayramı gecesinde Yeni Zelandalı mütevazı bir ailenin ilk çocuğu olarak dünyaya geldi. Sıradan hayatı sekiz yaşındayken babasının hediye ettiği 8 mm’lik bir kamerayla oldukça değişti. Küçük Peter ailesinin mutlu günlerini filme çekmesi için aldıkları bu hediye ile ilgili başka planlar yapmaya başladı. On iki yaşında televizyonda 1933 tarihli King Kong’u seyrettiğinde kararını vermişti. Evlerinin bahçesinde arkadaşları ile birlikte ilk kısa filmini çekti. The Dzuarf Patrol (Cüce Devriye) adlı bu ikinci Dünya Savaşı filminde Peter silahlardan çıkan toplu iğnelerle ani ışımalar yaratarak ilk özel efektlerine de imza attı. Bu fantastik silahlarla vurulan askerler ölümcül bir kaşıntıya tutuluyor ve kıvranarak can veriyorlardı. Daha sonra çok sevdiği James Bond filmlerinin de etkisiyle, kapağı açılınca içinden sustalı çakılar fırlayan kutular gibi daha ölümcül silahların yer aldığı kısa macera filmleri ve animasyonlar çekti. Aynı zamanda çeşitli televizyon filmlerinde görüntü yönetmenliği yaparak bilgisini ve tecrübesini arttırmaya çalışıyordu. 1983 yılında yerel bir gazetede çalışmaya başlayınca, ilk maaşıyla kendine 16 mm’lik bir Bolex kamera satın aldı ve bununla ilk uzun metrajlı filmi, Bad Taste’in temelini oluşturan Roast of the Day (Günün Rostosu) adında 10 dakikalık bir deneme çekti. Sonuçtan oldukça memnun kalmıştı, artık gümüş perdede arkadaşlarıyla birlikte zevkle seyredebileceği filmler yapabilirdi.

Mide Bulandıran Filmlerden Dev Prodüksiyonlara..
1983 yılında, daha sonra türünün klasikleri arasına girecek olan Bad Taste’ı (Kabak Tadı) çekmeye başladı. Gazeteden aldığı maaşla, hafta sonu ve tatillerde senaryoyu yazıyor, gerekli mekanları keşfedip efektleri hazırlıyor ve daha önce hiç oyunculuk deneyimi olmayan arkadaşlarıyla filmi çekiyordu. Bu böyle 4 sene sürdü. Yeni Zelanda Film Komisyonu onu ve filmini farketmeseydi böyle de sürecekti. Oradan aldığı parayla filmi çabucak bitirdi ve komisyon filmi Cannes Film Festivaline (yanlış duymadınız) gönderdi. Hakkında çıkan övgü ve nefret dolu yazılar ve 30 ülkeden gelen sipariş talepleriyle birlikte Peter Jackson artık ismi bilinen bir yönetmendi.
Filminin başarısı üzerine Jackson hemen bir zombi filmi senaryosu yazmaya başladı. Filmine Japon ve İspanyol sponsorlar buldu ama gerekli parayı yine de toparlayamadığından filme başlayamadı. Bunun yerine senaryosunu Bad Taste’ı çekerken tanıştığı ve sonraki birçok projede de iş ortağı olacak olan, karısı Frances ile birlikte yazdıkları Meet the Feebles (Feeble’larla Tanışın) adında bir kukla filmi çekti. Film, ‘The Fabulous Feebles Varietv Hour’ adında bir televizyon şovu hazırlayan bir grup kuklanın (40 kadar) sahne arkasındaki bir gününü anlatıyordu. The Muppet Show’a göndermelerle dolu olan bu film, karakterlerin sorunlu özel hayatları, birbirleriyle olan çekişmeleri ve çarpık aşk ve seks ilişkileri ile şov dünyasının bir alegorisiydi sanki. Feeblelar pornografiden, katilliğe kadar akla gelebilecek her türlü pisliğe bulaşan doğuştan kaybetmiş tiplerdi. Örneğin, tavşan Harry kendisinin cinsel ilişkiyle bulaşan öldürücü bir hastalığa tutulduğuna inanmakta ve bu hastalığı nefret ettiği kişilere bulaştırmak için çaba harcamaktaydı. Denizayısı Bletch şovun çekildiği setin gizli bir odasında porno filmler üretiyordu. Fare Trevor bir eroinman ve Bletch’in filmlerinin değişmez oyuncusuydu. Tilki Sebastian oğlancılık ve sübyancılık üzerine şarkılar yazıyor ve şovun yıldızı Heidi (Miss Piggy’nin suaygırı versiyonu) ise film boyunca depresyondan depresyona girip ve her fırsatta değişik intihar yolları deniyordu. Envai çeşit garip kuklanın komik ve elbette mide bulandıran maceraları özellikle İspanya’da büyük ilgi gördü ve Jackson’a hayallerini süsleyen zombi filmi için gerekli parayı kazandırdı.

Braindead (Beyin Ölüsü), Bad Taste gibi içinde bol miktarda kan, kusmuk, pislik ve komedi barındıran bir tür filmiydi. Filmin orjinalliği geleneksel zombi filmlerindeki temel mantığı tersine çevirmesinden ileri geliyordu. Bu filmde insanlar zombilerin evlerine girmesine engel olmaya çalışmak yerine, onların evlerinden dışarı çıkmaması için ter döküyorlardı. Jackson zombiliği, dirilerek toprağın altından çıkan ölüler olarak sunmak yerine, fare maymun karışımı bir hayvan türünün ısırması ile bulaşan bir hastalık olarak tasarlamıştı. Yaşlı bir kadın zombinin, canlı bir köpeği bütün olarak yuttuğu sahne, bir bebeğin zombileşmesi ve filmin kahramanı Lionel’in zombi kasabasındakileri teker teker bir çim makinesiyle parçalaması filmin türün klasikleri arasına girmesine yetti. Aynen Bad Taste ve Meet the Feebles gibi, bu film de oldukça ucuza mal edilmesine rağmen, özel efektleri bir hayli kaliteliydi. Jackson bu filmde ilk kez profesyonel oyuncularla çalıştı ve karakterler üzerinde detaylı olarak çalışma imkanı buldu. Lionel’in etrafındaki insanlar birer birer zombileştikçe yaşadığı korkuyu ve en yakın akrabaları ve arkadaşlarını vahşice öldürürken hissettiği gizli zevki çok iyi yansıtan Jackson, sıradan bir kasabanın sakin ve normal insanlarının içlerinde taşıdığı şiddet potansiyelini oldukça inandırıcı bir şekilde gösterdi. Filmin ilk sahnelerindeki masumiyet ve iyiliğin, dehşete ve abartılı şiddete dönüşmesi hiç sırıtmıyordu. Lionel hiç tereddüt etmeden kardeşini, annesini, amcasını ve zombileşmiş diğer kasabalıları kıtır kıtır keserken, sadece sevgilisi karşısında tereddüt ediyor, aşk ve mantık arasında gelip gitmeleri çok başarılı bir şekilde yansıtılıyordu.
Braindead bir çok ülkede gösterime girme imkanı buldu. Filmin video kopyasını pazarlayan şirket ellerinde aynı adı taşıyan başka bir filmin daha olması yüzünden, filme yeni bir isim buldu; Dead/Alive (Ölü/Diri). Filminin başarısından güç alan Jackson, Freddy serilerinin altıncı ve son filmi için bir senaryo yazıp New Line Cinema’ya gönderdi. Senaryo çok beğenildi, ancak film çoktan çekilmeye başlanmıştı. Senaryo için büyük emek veren Jackson hayal kırıklığına uğradı, ama bu olay New Line Cinema ile Peter Jackson arasında daha sonra yapılacak ortak çalışmalar için bir başlangıç oldu.
Braindead, türünün en başarılı (kanlı) filmlerinden biri olmasına rağmen, Jackson 1994′de çektiği Heavenly Creatures’la birlikte gore-fest filmler çekmeye son verdiğini ilan etti. Heavenly Creatures (İlahi Yaratıklar) birbirlerini çok seven iki kız arkadaşın, onları ayırmak isteyen anneyi öldürmelerini anlatan iyi kurgulanmış bir gerilim filmiydi. Olay 1950′lerde Yeni Zelanda’da yaşanmış ve büyük yankı çektiği Bad Taste’den on sene sonra, Hollywood’un en büyük film şirketlerinden New Line Cinema’nın en güvendiği yönetmenlerden biri oldu. Contact (Robert Zemeckis, 1997) filminin özel efektlerini yapan grupta yer aldı. Tolkien’in The Lord of the Rings (Yüzüklerin Efendisi) üçlemesini sinemaya aktarmayı planlayan şirket, hiç düşünmeden bütçesi 250 milyon dolara ulaşan bu devasa projeyi Peter Jackson’ın ellerine teslim etti.
Bad Taste
Bad Taste, 1960′ların son yıllarında George A. Romero’nun Night of the Living Dead filmiyle başlattığı splatter (koyu bir sıvının sıçraması sonucunda çıkan ses) filmlerinin takipçisi sayılabilir. Ama Jackson kendisiyle yapılan her söyleşide en çok etkilendiği yönetmenin, gore sahneleri komedi unsuru olarak kullanan ve en vahşi sahneleri bile tüm ayrıntılarıyla göstermekten çekinmeyen Sam Raimi (Evil Dead 1-2, Army of Darkness) olduğunu itiraf ediyor. Zaten Jackson’ın filminde kanı ve şiddeti sadece güldürmek için kullandığı ilk sahnelerden itibaren açıkça belli oluyor.

John Waters’ın 1970′de çektiği Mondo Trasho’dan beri belki pek az filmin adı, konusuyla bu kadar örtüşmüştür. Bad Taste küçük bir sahil kasabası olan Kaihoro valisinin Uzay Savunma ve İstihbarat Servisini (Astro Intelligence and Defence Service, A.I.D.S.) telefonla arayarak şehirlerinin uzaylılar tarafından işgal edildiğini haber vermesiyle başlıyor. Uzaylılar galaksiler arası bir fast food lokantasının menüsüne insan kanıyla yapılan yeni bir yemek eklemek için dünyaya gelmişlerdir. Dünyayı bu istenmeyen misafirlerden korumakla görevli A.I.D.S.’in pek de normal görünmeyen yarı robot başkanı, en güvendiği elemanlarını, kasabayı ve elbette bütün dünyayı insan görünce ağızlarının suyu akan bu uzaylı mahluklardan kurtarmakla görevlendirir. Derek (Peter Jackson) ve Barry (Pete O’Herne), kasabaya ilk önce gelip bilimsel (!!!) araştırmalar yapmaya başlarlar. Takımın silahlı gücü Frank (Mike Minett) ve Ozzie (Terry Potter) ise cephaneleri ile birlikte yola koyulmuşlardır. Kasaba da hiç insan kalmamıştır. Uzaylılar talihsiz kasaba halkının bedenlerini ödünç alıp, ellerinde sopa ve baltalarla yarı zombi triplerinde ortalıkta dolaşmaktadırlar. Talihsiz bir peder (Craig Smith) ise o gün yardım toplamak için kasabaya gelir ve kendini bu garip ve bol kanlı maceranın içinde bulur. Kopan kafalar ve kolların havalarda uçtuğu ve kanın su gibi aktığı sahneler boyunca kahramanlarımız uzaylıları tek tek haklayıp başkanları Lord Crumb’u geldiği yere, yani uzayın derinliklerine geri göndermeyi başarırlar. Ancak yanlışlık eseri Crumb ile birlikte uzay gemisinde (koskoca bir ev) kalan Derek elektrikli testeresiyle ve oldukça fantastik bir yöntemle (Derek elinde testere Lord Crumb’un kafasından girip, bütün vücudunu içten katettikten sonra kıçından çıkarak yeniden doğar!) macerayı sonlandırır.

Filmdeki iki ana karakter, Derek ve Lord Crumb’un sağ kolu Robert, daha sonraki filmlerinde de değişik rollerde oynayacak olan Peter Jackson tarafından canlandırılmış. Diğer tüm kadro Jackson’ın eski okul ve iş arkadaşlarından oluşuyor. Lord Crumb ise Jackson’ın eline kamerayı veren kişi, yani babası tarafından seslendirilmiş. Oldukça kısıtlı imkanlarla çevrilen filmde kullanılan figüranların azlığı oldukça sorun yaratmış. Filmin daha ilk sahnesinde kafası 44′lük bir magnum (filmde kullanılan tek gerçek silah) ile parçalanan Ken Hammon film boyunca 23 kez daha ölüyordu.
Elbette inanılmayacak kadar düşük bir bütçeyle otomobillerin patladığı, evlerin uzay gemisi olup uçtuğu ve kafaların parçalandığı bir film çekmek kolay değildi. Üstelik Jackson yapımcılık, yönetmenlik, senaristlik ve oyunculuk gibi her biri ayrı maharet gerektiren tüm görevleri kendi üstlenmek durumunda kalmış. Bu da yetmezmiş gibi özel efektleri de annesinin yardımıyla kendi yarattı. Filmdeki silahları kartondan ve alüminyum borulardan imal edip kanlı sahneler için bol bol boya, jöle ve hayvan iç organları kullanmış. Amatör oyuncularını (ve tabi kendisini de) yönetmek için büyük çaba harcayan Jackson’ oyunculuk sırıtmasın diye diyalogları bir kaç cümleyle sınırlandırarak harekete önem verdi. Zaman zaman kameranın nerede olduğunu unutup şuursuzca oradan oraya koşturan figüranlar, ölürken de orjinal hareketler sergilerler. Fakat Jackson tüm bu olumsuzlukları bir komedi unsuru olarak kullanarak işin içinden çıkmasını bilmiş. Başka bir filmde göze batabilecek zayıf kamera kullanımı ve kurgu zaafları, Bad Taste’de kötü oyunculukla birleşerek filmin bir kült olmasını sağladı. Çekim süresinin oldukça uzun olması ise hiç akla gelmeyecek problemler de yaratmış. Örneğin, film bir gün içinde geçtiğinden, oyuncular dört sene boyunca saç ve sakal modellerini değiştiremediler. Filmin ilk sahnesinde bir uzaylıyı öldüren Pete O’Herne, çekimden sonra sakalını kesmeyi düşünürken, bu planını dört sene sonraya ertelemek durumunda kaldı.

Jackson’ın dünyayı kurtaran savaşçıları bilimkurgu filmlerinde sıkça görmeye alıştığımız dünyayı kurtaran kahraman tipleriyle pek de örtüşmeyen karakterler. Grubun lideri Frank hariç, doğru düzgün düşünemeyen ve ne yaptıklarının farkında olmadan ortalığa ateş ederek oradan oraya koşuşturan işbilmezler. Özellikle Rambo’nun daha aptalı olarak tarif edebileceğim Ozzy tam bir silah delisi. Derek ise filmin en renkli karakteri. Uzaylıların lideri Lord Crumb’un sağ kolu olan Robert (Peter Jackson) tarafından bir uçurumdan aşağı atıldıktan sonra, kafası bir muz kabuğu gibi (ya da karpuz mu demeliyim?) açılıyor ve film boyunca beyninin yere düşen parçalarını toplayarak kafatasını bir bütün olarak muhafaza etmeye çabalıyor. Çok sevdiği elektrikli testeresi ile Crumb’un içini boşaltana kadar da huzura eremiyor. Uzaylılar ise başka bir alem. Bu dünyanın dışından gelmekten başka hiç bir orjinal özelliği olmayan düşmanlarımız, ne yüksek teknoloji silahlara ne de süper güçlere sahipler. Ellerinden silahları alınınca bir çocuk kadar savunmasız kalan bu zavallı yaratıklar, Romero filmlerindeki zombileri anımsatan ağır aksak hareketleriyle başlı başına bir komedi unsuru. Başkanları Crumb hariç kendi başlarına karar verme yetisine de sahip olmayan bu mahlukların en iyi becerdikleri şeyse ölmek. Liderleri Lord Crumb ise filmdeki en aklı başında karakter diyebiliriz. Dünyayı “boktan bir gezegen” olarak tanımlayan ve insanların onu korumak için bu kadar çaba göstermesine bir türlü anlam veremeyen Crumb’un tek amacı temsilcisi olduğu galaksiler arası fast food restoranı, ‘Crumbs Crunchy Delights’ı, insan kanıyla lezzetlendirdiği hamburgerlerle zengin etmek. Bunun için adamlarıyla birlikte toplayabildikleri kadar insan parçasını karton kutularına dolduruyorlar. Filmdeki bir başka kötü karakter ise yine Jackson’ın canlandırdığı Robert. The Boys tarafından ilk yakalanan uzaylı ya da kahramanlarımızın deyimiyle “bastard” (piç), Derek’in yaptığı bilimsel deneylere (ayak tabanına çivi çakmak gibi) maruz kaldıktan sonra, Barry tarafından bir bıçakla boğazından duvara çivilenene kadar arsızca dehşet saçıyor.
Filmdeki tek kurban, olayların farkına varana kadar tek derdi kilise için yardım toplamak olan peder Giles, uzaylılar tarafından yakalandıktan sonra, film boyunca, içinde envai çeşit sebze bulunan su dolu bir kazanın içinde ağzında bir elma ile kurtarılmayı bekliyor. Bad Taste hiç kadın karakter olmayan bir film. Jackson bu mide kaldıran filmde gönüllü oynayacak bir kadın bulamamış olsa gerek. Düşük bütçesine rağmen, özel efektlerin filmde üzerine düşeni yaptığını söylenebilir. Özellikle uzaylıların insan suretinden gerçek şekillerine dönüştüğü ve Lord Crumb’un testere ile öldürüldüğü sahneler şok edici. Uzaylıların kendi kustuklarını yemeleri ve bir koyunun hedefini şaşıran bir bazuka mermisiyle parçalanması gibi sahneler ise oldukça eğlendirici! Bad Taste’in oldukça sınırlı olanaklarla çekildiği göz önüne alınırsa, Peter Jackson’ın bu ilk filmi yeteneğini kanıtlaması açısından iyi bir film sayılabilir. Eğlenmekten ve eğlendirmekten başka bir amacı olmadığı anlaşılan Jackson, abartılı efektleri, detaysız ve basit anlatımı ile istediği sonucu elde etmiş görünüyor. Bugün artık bir gorefest kültü olan film Cannes Film Festivali’nde gösterildikten sonra, Uluslararası Paris Fantastik Filmler Festivali’nde en iyi film ödülü kazanmış. Gösterime girdiği sınırlı sayıdaki ülkede küçük çaplı skandallara yol açmış. Örneğin, İngiltere de film afişlerinin sokaklara asılması yasaklanmış; İspanya’da seyircilerden bazıları koltuklara kustuğu için film zamanından önce gösterimden kaldırılmış. İnce bir mizah (!) anlayışınız ve sağlam bir mideniz varsa bu kanlı, komik ve saçma filmi ağzınızda kötü bir tadla, afiyetle seyredebilirsiniz!..


(6 oyla: 10 üzerinden 8,83)








Yazı çok güzel gidiyordu ama keşke biraz da günümüzdeki projelerinden bahsetseydiniz. “Yüzüklerin Efendisi” gibi büyük çaplı ve müthiş bir film hakkında da söylenmesi gereken şeyler her zaman olacaktır eminim. Keza “King Kong”, her biri fantastik sinemaya müthiş tatlar katmıştır.