The Death King

  • Tarih: Aralık 8th, 2011
  • Ekleyen
 
1 Puan2 Puan3 Puan4 Puan5 Puan6 Puan7 Puan8 Puan9 Puan10 Puan (1 oyla: 10 üzerinden 5,00)
Loading ... Loading ...

Kategoriler: 1980-1990 Arası, Almanya, D, Film Arşivi, Gore-Splatter, KORKU SİNEMA, Murat 'Wherearethevelvets' Akçıl, YAZARLARIMIZ

Der TodesKing
Yönetmen: Jörg Buttgereit
Senaryo: Franz Rodenkirchen, Jörg Buttgereit
Imdb Puanı: 6.6/10
Yapım: 1989, Almanya, 74 Dakika
Oyuncular: Hermann Kopp (Pazartesi), Heinrich Ebber (Salı), Michael Krause (Çarşamba), Eva M. Kurz (Cuma), Angelika Hoch (Cumartesi), Nicholas Petche (Pazar)

“Beni öldüren şey sırrım olarak kalacak” (P. F. Lacenaire)

Nekromantik (1987)” ile tanıdığımız uçuk yönetmen Jörg Buttgereit’den, yine ölümle, şiddetle ve onun dinamiğiyle ilgili bir film daha. Fakat yönetmen bu defa belli bir olay örgüsünden uzaklaşmış ve haftanın yedi gününde çeşitli durumlardan (öyküler demiyorum) oluşan bir denemeye girişmiş. Ana tema “ölme isteği” ve bunun içine öldürme de dahil oluyor.

İlk epizod olan Pazartesi’de Barsch adında bir adamla tanışıyoruz. Balıklara olan aşırı düşkünlüğü tek odalı evinden belli olan bu adamın intihar öncesi gerçekleştirdiği ritüelleri izliyoruz. Salı epizodunda, Barsch’ın intihar mektuplarından birini gönderdiği sinemasever bir arkadaşına atlıyor film. Kiraladığı video kasetteki “Nazi İstismarı” filminin en can alıcı (!) sahnesini izlerken karısı ekranın önünden geçme gafletine düşüyor. Çarşamba, yağmurlu bir günde, aklında bir adamın anısıyla dolaşan yabancı bir kadının görüntüsüyle açılıyor. Kadın parkta bir banka oturuyor ve yanında oturan adamın, karısının garip kanamaları hakkında anlattıklarını dinliyor. Perşembe bölümü, bir viyadüğün görüntüleri eşliğinde ekrana gelen çeşitli isimlerden oluşuyor. Bu kişilerin o viyadükten atlayarak intihar eden kişiler olduğunu anlamam uzun zamanımı aldı. Cuma bölümü, yan komşusu olan genç delikanlının sevgilisiyle yiyişmesini izleyerek gıpta eden bir kızkurusuna odaklanıyor fakat intihar eden kişinin bu depresif kadın olmadığını göstererek ters köşeye yatırıyor izleyeni. Cumartesi epizodu, bir konsere dalarak hem solisti hem de izleyicilerden bir bölümünü öldüren ve bunları kameraya alan bir kadın hakkında. En son olarak Pazar epizodunda bir adam uyanır uyanmaz garip bir krize giriyor ve kendine zarar vermeye başlıyor.

Yönetmenin bu ayrıksı tavrı iyi hoş da iş felsefik derinliği olan filmler yapmaya gelince işler sarpa sarıyor. İlle de birşeyler anlatma çabasına girişmesi çok gereksiz. Alın bu filmi… Ölmek isteyen insanlar var ama bunların itici güçleri hakkında herhangi bir açıklama yok. Bir iskelet karikatürü üzrine “İşte bu Ölüm Kralı. İnsanların ölmek istemesine bu sebep oluyor” diye gayet çocukça bir açıklamaya girişmesi beni ayrıca güldürdü. Zaten 7 ayrı bölümden oluşan bir filmde gaye açıklamak kadar zor birşey yoktur, süre yetmez çünkü. Mesela Cumartesi bölümünde, toplu katliama girişmeye karar veren kadın, işlem öncesi neden böyle bir yola başvurduğunu seyirciye açıklamak istercesine bir kitaptan bir bölüm okuyor. Kitapta, ölmeye karar veren kişilerin ölmeden önce neden böyle bir fiile giriştiği, bunun altında nasıl bir dürtünün yattığı açık seçik anlatılıyor. İyi de böyle kolaycı bir filmcilik olmaz ki. Kameraya kitap okuyacaksanız filmini çekmeyin. Neticede “Der Todesking” felsefik bir film olarak düşünüldüğünde (ki bence yönetmenin gayesi de o) çok amatör bir film. Eğer felsefeyi boşverip underground bir film olarak bakarsanız iyi bir film.

Filmin iyi yönlerine değinmek gerekirse bence en iyi bölüm olan Pazartesi’ye odaklanmamız gerekiyor. Anlatım olarak da en doyurucu olan bu epizoddaki tek göz odada 360 derece dönerek Barsch’ın rutin eforlarını sergileyen kamera melankolik bir zihni intihara sürükleyecek atmosferi başarıyla aktarıyor. Aynı zamanda Barsch’ı canlandıran müzisyen Hermann Kopp’un ilk epizodu renklendiren harika müziği “Poison” ise ayrıca değinilmesi gereken bir husus. Bu acı müziğin eşliğinde intihara sürüklenen sessiz bir adam, çiğ görüntüler, akvaryumdaki balığın yavaş yavaş (gerçek anlamda) ölmesi insanın içini sızlatıyor. Bu arada filmin müziklerinin harika olduğunu bir kere daha vurgulamalıyım.

Jörg Buttgereit’in filmlerindeki cesetler fazla gerçekçidir. Hatta sahte olamayacak kadar iyi olduğu söylenir. Burada da dönemine göre çok ileride bir çürüme efekti mevcut. Her epizodun arasında gittikçe bozunan ve kurtlanarak en sonunda iskelete dönen bu beden, ölmeye karar vermiş karakterlerin zihninde de imaj olarak çakıyor kısa bir süre. Sadece bu çürüme gösterisi için bile izlemeli bu filmi, en azından bir kez.

Korkusitesi için yazan Murat ‘Wherearethevelvets’ Akçıl

Etiketler: , , ,

Paylaş:

  1. wherearethevelvets

    Bu filmi aslında uzun zaman önce yazdım ve bunca zamandır elimde bekletiyordum. Yazı o kadar çok bekledi ki artık hiçbir ekleme yapmadan siteye göndermeye karar verdim, çünkü sıkılmıştım. Fakat şimdi baktığımda biraz daha özen göstermem ve eksiklerini tamamlamam gerektiğini anladım. Onun için bazı gereksiz bilgiler ekliyorum.

    SPOILER İÇERİR!!!!!
    Filmde iki şaire atıfta bulunuluyor. İlki, filmin başında adı geçen Fransız şair-katil “Pierre François Lacenaire” önemli bir tarihi kişilik. İyi bir aileden gelen iyi eğitimli bu şahıs cinayet nedeniyle hapse giriyor ve hapiste bir tür aydınlanma yaşıyor (kötü yönde). Dostoyevski’nin ünlü Suç ve Ceza romanının başkarakteri Raskolnikov tamamen Lacenaire’in kopyasıdır dersem, yönetmenin bu garip pesimist karakterin sözünü motto olarak belirlemesi daha anlamlı olacaktır. Acaba onun ölümünün ardındaki sırrı mı araştırmaktadır (ve bu sır Ölüm Kralı mıdır yani? Saçma!)
    Gelelim Salı epizodundaki adama. Adam video kiralama dükkanına giriyor ve önce “My Dinner with Andre (1981)” filminin kasedini alıyor eline daha sonra başka bir kasede yöneliyor. İşte o video kasedin kapağı aslında “Ilsa: She Wolf of the SS (1975)” filmine ait fakat yönetmen filmin adını yapay bir filmin ismiyle değiştirmiş o da “Vera: Todesengel der Gestapo (Vera: Gestapo’nun Ölüm Meleği)”. Zaten sonra görüyoruz ki filmin Ilsa ile alakası yok. Adam, filmde bir tutuklunun iki kadın ve bir erkekten oluşan SS subayları tarafından işkence edilmesini izliyor. Bu sahneler Jörg Buttgereit tarafından çekilmiş. Üstelik penisi kesilen kurban da yönetmenin kendisi! Bir nüansa dikkat. Penis kesilince fışkıran bir kan, kadın subayların birinin yüzüne sıçrıyor ve onda Hitler’inkine benzer bir bıyık oluşturuyor. İlginç! Genelde anlaşılamadığı için söylüyorum. Epizodun sonunda tavanda sallanan bacaklar filmi izleyen adama ait. Yani adam kız arkadaşının beynini patlattıktan sonra kendini tavana asıyor.
    Gelelim filmin (Nyarlathotep’in bahsettiği) ikinci atıfına ki Cuma epizodunda yapılıyor. “Comte de L’autréamont” yani asıl adıyla Isidore Lucien Ducasse’in “Maldoror’un Şarkıları” adlı en bilinen yapıtı sembolizm, dadaizm ve gerçeküstücülüğün önünü açan önemli bir eserdir. Eser o kadar yıkımla doludur ki kitabın başında okur zehirlenebileceği konusunda uyarılır. Üstelik şair 24 yaşında şüpheli bir hastalıktan ölür. Yönetmenin seçimi yine yerindedir. Cuma epizoduna dönersek, buradaki kız kurusu, komşusu olan iki sevgiliyi gıptayla izliyordu ya. O kadın dairesine dönerken kapısının önüne bırakılmış bir mektup buluyor. Bu mektup apartmanda her kapının önüne bırakılmış. Hemen iki sevgilinin kapısına gidiyor ve mektubun alındığını fark ediyor. Endişelenerek onları telefonla arıyor ama cevap veren olmuyor. Mektubun bir intihara teşvik mektubu olduğunu fark ediyor (şu zincir mektuplardan). Mektup L’autréamont’un şu sözleriyle açılıyor: “WIN VERLIEREN DAS LEBEN MIT FREUDE (Hayatımıza memnuniyetle son veririz)”. Atıf bu işte. Kadın mektubu ciddiye almayıp uyurken diğer yandan iki hayat dolu sevgilinin mektuba uyarak intihar ettiğine tanık oluyoruz. Yönetmen burada ölüm isteğinin mutluluktan veya depresyondan bağımsız olduğunun altını çizmeye çalışıyor sanırım.
    Bu arada şurada, Herman Kopp’un “Poison” adlı müziğini, filmde kullanıldığı sahneyle izlemek mümkün:

    http://www.youtube.com/watch?v=0x5rK9EQphk

  2. İlk izlediğimde çok sevmiştim, özellikle Lautreamont’tan yapılan alıntılar etkileyiciydi. Fakat yıllar sonra bir kez daha izlerken sıkıntıdan öldüğümü söyleyebilirim, izlemeyi yarıda kesecektim neredeyse.

    Filmin tek heyecan verici tarafı, Lautreamont’tan alıntılanan pasajlar ve Hermann Kopp’un müzikleri, en azından şu an öyle hissediyorum. Murat’ın da belirttiği gibi, “Poison” kesinlikle soundtrack albümünün en etkileyici şarkısı.
    Söz konusu albümün adı ise, “Nekronology”. Edinmek isteyenlere duyurulur.

  3. Genelde kısa ama esas filmler çeker malesef bir çok efsanevi filmlerin altyazısı ya eski olduğu yada italyanca-ispanyolca gibi dillerde olduğu için altyazısı çevrilmiyor bu nedenlede izleyemiyorum şansıma nekromantikte der todesking’inde divxi mevcut !!

  4. seyrettigim en aykiri filmler arasinda Jörg Buttgereitin birkac filmi yer alir . Jörg Buttgereitin kendi web sayfasinda bu filmdeki iskelet krali vucutlarina dovme yapmis fanlarinin fotograflari mevcut .su aralar bazi projelere destek sagliyor .keske film cekmeye devam etse….

Yorum Yaz

Yorum yapmak için üye girişi yapmalısınız.