The Last House on the Left
24 Haziran 2009 Yazan devilboy
Kategori Film Arşivi, Gökhan Toka, KORKU SİNEMA, L, YAZARLARIMIZ
Yönetmen: Dennis Iliadis
Senaryo: Adam Alleca, Carl Ellsworth, Wes Craven
Yapım: 2009, ABD Süre: 87 Dakika
Oyuncular: Garret Dillahunt, Sara Paxton, Monica Potter, Tony Goldwyn, Spencer Treat Clark
17 yaşında, hayatın baharında genç bir arkadaşımız olan Emma ve ailesi, tatillerini geçirmek üzere, ormanın ortasında, gölün kıyısındaki evlerine gider. Küçük kasabada hayat sıkıcı olduğundan Emma arkadaşı Paige ile takılmaya karar verir. Birlikte dinelen iki genç kız, kasabanın dükkanında kanlı paralarla alışveriş yapan sessiz yeniyetme oğlan Justin’le tanışırlar, ama paralara dikkat etmezler. Justin’de uyuşturucu olduğunu öğrenen kızlar onun mekanına gitmeye karar verirler. Bir süre de burada dinelen kızların rahatı, Justin’in ailesinin (babası Krug, amcası ve babasının sevgilisi) eve teşrif etmesiyle bozulur. Justin’in ailesi alenen psikopattır, katildir. Kızları ormana götürüp burada türlü işkenceler yapan ve ölmeye terk eden psikopat aile, fırtına patlak verince yakınlardaki eve sığınmak zorunda kalır. Ne var ki bu ev Emma’nın ailesinin evidir. Aile önce Türk misafirperverliği ile kazazede aileyi konuk eder. Bir yandan da merakla kızlarının eve gelmesini bekleyen zavallılar, evlerine buyur ettikleri kişilerin aslında kızlarına etmediğini bırakmamış psikopatlar olduğunu öğrendiklerinde, “psikopat” kelimesi anlam değiştirecektir.
Ne yalan söyleyeyim, bu yeniden yapım furyası patlak verdiğinden beri çok eğleniyorum. Wes Craven’in 1972 yapımı ilk filminin bir yeniden çekimi söz konusu bu kez de. Film son dönemlerde korku sinemasında sıkça gördüğümüz, 1970 ve 1980 korku filmlerinin yeniden çekimlerinde genelde olduğu üzere oldukça eğlenceli (uzakdoğu filmlerinin yeniden çekimlerinin ise genelde bana göre oldukça sıkıcı olduğunu itiraf etmeliyim).
Bu eğlence durumu zannedersem, konuyu izleyicinin zaten bildiğini varsayan yönetmen, senarist ve yapımcıların, konuyu tamamen anlatmak yerine kanlı ve canlı ufak tefek detaylara daha fazla takılabilmelerine önayak oluyor. Burada da işte uzakdoğu filmlerinin yeniden yapımları ile 70-80 Amerikan korkularının yeniden yapımları arasındaki fark ortaya çıkıyor. Uzakdoğu filmlerinin yeniden yapımlarında, öyküyü yerelleştirmek (Amerikanlaştırmak diyelim biz ona) ve bu yeni kültür için inanılır kılmak için gösterilen çaba anlatımı bozuyor, bayıyor, sıkıcı hale getiriyor. 70 ve 80′lerin Amerikan korkularının adaptasyonunda ise bu gibi şeylerle, hatta ve hatta konuyu anlatmakla bile vakit kaybedilmiyor
Eğlenceli bulduğumuz, filmdeki bu detaylar neler: Örneğin aile reisinin bu çekimde doktor yapılmış olması. Dolayısıyla anatomiden anlar ve kan tutmaz bir hali olması. Psikopat aile fertlerinden birinin kırık burnunu önce tedavi etmesi, güzelce dikmesi (nedense bu tıbbi sahneler bile gözümüze gözümüze sokulmakta: işte size şiddet istismarı), sonra adamın kızının canına kastetmiş bir psikopat olduğunu öğrenince vırççç diye o burnu yine alenen göçertmesi, adamı bıçaklaması, lavaboda boğması, çöp öğütücüsü ile öğütmesi ve kafasına çekiçle delik açması…
Haa tamam eğlendik böyle ufak tefek şeylerle, yönetmen de doğrusu gerilimi çok iyi verdi ama… sonuçta ne oldu? Bir kere suyunun suyu oldu, ağzımızda yavan bir tat kaldı. Wes Craven’in filminin de bir “yeniden yapım” olduğu düşünüldüğünde (Bkz. Ingmar Bergman’ın Jungfrukallan‘ı) bu öykünün amacı iyiden iyiye yitirilmiş, teslimat yolda kaybolmuş diyebiliriz. Öykünün özünde, korkutucu olan bir fikir vardır: Asıl psikopat kimdir? Asıl katil kimdir? İntikam yalnızca bir bahane midir? İntikam alan aileyi ne derece haklı bulabiliriz? Bergman’ın orijinal filminde ailenin evine sığınan katiller gerçekten acınacak durumdadır, içlerinden biri de hatta tamamıyla masum küçük bir çocuktur (bu yeni filmdeki Justin’in orijinal hali). Buna rağmen Max Von Sydow’un oynadığı baba, çocuk da dahil hepsini canhıraş vaziyetlerde öldürür.
Wes Craven’ın yeniden yapımında ise katiller pek acınacak durumda değildirler. Buna rağmen yeri geldiğinde savunmasız olabilecek biçimde sersem ve aptaldırlar. Ailenin intikamı ise abartılı değildir, neredeyse normal bir tepkidir. Katillerin psikopatlığı ise abartılı tonda verilmiştir. Bu film bu biçimiyle istismar sinemasına yakındır.
Suyunun suyuna, yani 2009 yapımı Soldaki Son Ev’e geldiğimizde ise, katillerin psikopatlığı yavandır. Buna karşılık ailenin intikamı abartılmıştır. Justin aileye yardımcı olan iyi bir karakterdir. Üstelik kız mainstream Amerikan anlatısına yaraşır biçimde ölmemektedir bile. Aile yaralı kızlarını alıp güvenliğe ve sağlığa taşımak yerine ilginç biçimde önceliği psikopatlığa verir. Örneğin filmin sonunda, olaylar olup bittikten sonra mikrodalga fırında kafa patlatma sahnesi buna abartılı bir örnek. Hani sanki kızın ailesi gerçek psikopatlar, hepsi birer Dexter, içlerindeki psikopatın ortaya çıkması için bir kıvılcım bekliyorlar. Zavallı Krug ve çetesi de çatacak adam kalmamış gibi bu psikopatlara çatıyorlar. Evet bu da istismar sineması, ama Craven’ın 1972′deki versiyonu gibi sarsıcı ve iz bırakan çiğ bir biçimde değil, stilize ve temelsiz biçimde.
Eee ne oldu peki şimdi? Anlatmak istediğiniz öykü buyduysa çok güzel. Yok değildiyse, hele bir de o orjinal yapımdaki kışkırtıcı fikri vermeye çalıştıysanız, biz onu anlamadık. Biz bunu anladık: Zavallı aile fırtınalı bir gecede, psikopatlık için fırsat kollayan, psikopat sırasındaki, eş durumundan psikopat, psikopat adaylarının evine sığınır.
Not: Hülya Koçyiğit’in de bir Last House On The Left’i var. Keşke onu da yukarıdaki karşılaştırmaya koyaydım…
Gökhan Toka





















(8 oyla: 10 üzerinden 8,50)
karabiber demişki 06 Aralık 2009 03:02
İlkini izlemedim fakat az önce ikinciyi izledim. Kızın ailesi gerçekten çok psikopattı. Sonuçta bu bir film ama gerçekmiş gibi içinde olarak izleyince aynı durum benim ya da benim kızımın başına gelse ne yapardım diye düşünmeden edemiyor insan. Sanırım kızıma işkence yapmışsınız, bir de üzerine tecavüz etmişsiniz ama sizde perperişan bir haldesiniz. Buyrun şurda bir çay için, ben de polisleri çağırayım gibi bir durum olmaz heralde. Asıl böyle olursa garip olur bence. Kızın ailesi için ellerine sağlık iyi yapmışlar diyebilirim
gorcun demişki 07 Kasım 2009 03:08
Yeniden çekimlere ciddi anlamda gıcık olduğum halde (özellikle daha yeni çekilmiş filmlerin alelacele yeniden çekilmesi gibi. Bkz. [Rec] – Quarantine, bilimum Asya filmleri) Bu filmi ilkiyle karşılaştırdığımızda başarılı buluyorum. Başarılı görselliğin ve şiddetin aşırılaştırılmasının yanı sıra oyunculuk olarakta ilk filmin bir gömlek üstünde olduğunu söylemek sanırım yanlış olmaz. Hatta filmin tek kusuru ”Remake” olması. Eğer bu film sıfırdan yazılmış bir hikaye olarak karşımıza çıksaydı en azından 80′lerden beri çekilen en iyi gerilim filmlerinden biri olarak görülebilirdi. Sonuç olarak film hem iyi bir gerilim hem de başarılı bir ”remake”. Ama yine de yeniden çekimlere karşı olabildiğince mesafeli durmakta fayda var. Özellikle Hollywood’un eski filmleri sömürmesine karşı…
Reflection demişki 27 Ağustos 2009 14:31
Dün akşam yukarı da ki yorumumu yazdıktan kısa bir süre sonra filmin 72′de çekilen ilk versionunu izledim. Ya tamam 1972 yapıp bir film tabiki 2009 da çekilen kadar ilgi çekici olamaz ancak daha önce de eski filmler izledim. Bu fena halde kötüydü
yani psikopat karakterlerin yüzünde adeta nur vardı. Hiç de katile benzemiyorlardı. Tecavüze uğrayan kızımız neredeyse zevkten dört köşe oluyordu. Benden size tavsiye ilk filmi asla izlemeyin. Öyle bir film hiç çekilmedi gibi bilin hehe
Reflection demişki 26 Ağustos 2009 22:43
Filmin hem 1972′de çekilen ilk versionunu hem de 2009 version’u indirdim. Hangisini önce izlesem diye 2-3 dk düşündükten sonra yeni version’u önce izlemeye karar verdim
Film gerçekten çok başarılı. Çok sahnede gerildim. Final beni oldukca tatmin etti. Şimdi ilk version’u seyredicem ve bakalım o nasılmış. Ah bu arada filmde oynayan ailenin kızı Sara Paxton’ı daha önce bir çok çocuk-gençlik filminde görmüştüm. Böyle bir rolde izlemek şaşırttı beni.
quattromosche demişki 24 Haziran 2009 19:27
Bergman’ın bir dokunulmazlığı yok. Ama konu aynı da olsa, Last House On The Left’de nasıl bir suç işlendiğinin ve bunun intikamının nasıl alındığının grafik kısmı entrikadan daha ağır basıyor. Yani bir nevi istismar (bu kelimenin de suyu çıkmaya başladı, istismarın istismarı…) Bergman’ın ise bu grafik kısımla hiç alakası yok. Tori Amos’ı bu kadar seven birinin bu filmi de seveceğine eminim.
wherearethevelvets demişki 24 Haziran 2009 19:13
Bergman’ın filmini ilk defa duyuyorum. Çok garip, bu gibi yönetmenlerin bir dokunulmazlığı mı vardır ki bu denli şiddet içeren bir film yaptığı halde istismar yapmakla suçlanmamıştır? Sonuçta konu aynı galiba, hatta ortada masum bir çocuk bile var. Neyse derdimiz bu değil.
Bahis konusu olan filmde şiddetin yansıtılmasının daha da anlamsızlaştırılması sadece tembellikten kaynaklanıyor. 1970′lerde insanlar günümüzdekiler kadar şiddete aşina değillerdi. Küçük bir fikir bile izleyicide dehşet yaratabiliyordu. Günümüzde insanlar şiddete doydu. Her şeklini gördü. E yapımcılar ne yapacak, tabii ki şiddetin dozunu artırıyorlar, ilgi çeksin diye. Senaryoya bir yaratıcılık eklemek çok zor çünkü. Zorlarına gelmese zaten remake yapmazlardı.
quattromosche demişki 24 Haziran 2009 18:05
Suyunun suyu da olsa, yeniden çevirimlerin (en azından bu türde olanların) fikrinden hoşlanmasam da, filmin tanıtımında uyarı verilmeden bol bol spoiler içermesi pek hoş olmamış. Keşke başına uyarı koysaydınız. (Aslında sayfa o kadar karanlık ki – şikayet etmiyorum – yazdınız ve ben görmedimse o zaman özür dilerim…)
Bunun yanında, eleştirilere göz attığımda, görsel şiddet kısmının ilk filme göre epeyce arttırılmış olması, filmin sanki daha beğenilmesine yaramış gibi… O da enteresan…
Jungfrukällan, çoğu Bergman filmi gibi benim için özel bir yeri olan film. Açıkça esinlenildiği belli olan Last House On The Left ise aynı konunun farklı bir şekilde anlatılması, ve zamanına göre sertliği ile ayrıca önemli. Ama tartışmalı bir önemlilik bu tabii ki. Zamanında bolca sansürlenmiş, fena tepki görmüş, uzun yıllar izleyemediğimiz filmleri bu yenilerinin yanına koyunca, sanki daha naif kalıyorlar, değil mi?
darkman demişki 24 Haziran 2009 17:59
wes craven’in ilk filmi ”the last house on the left”döneminde festivallerde ve sinemalarda gösterimi engelenerek yönetmen craven’e sadistlik suçlamalarıyla epey bu film üzerinde tartışmalar çıkmıştı.Aslında filmin bu orjinal filmde zaten korkudan çok gerilim filmiydi.Bergman’ın kaynak,genç kız pınarı filminin gerilimi yüksek bir yeniden çevrimi diyebiliriz 74′tarihli filme.Bu filmde ise fragmanından filmin bütün detaylarını anlamamaya gerek kalmamamış.Diğer filme göre burdaki kız ölmüyor ve sadist aile denilene göre pek inandırıcı değil.Yeniden çevrimlerede pek olumlu bakmadığım için bende bu filmi orjinaline göre kıyaslayıp izlemem.
devilboy demişki 24 Haziran 2009 17:44
Gökhan’a teşekkür ederim..Filmle ilgili düşüncelerimi tamı tamına anlatmış sağolsun..Fazla beklentiye girilmeden izlenesi bir film..