The Living Dead Girl (La Morte Vivante)

  • Tarih: Temmuz 7th, 2009
  • Ekleyen
 
1 Puan2 Puan3 Puan4 Puan5 Puan6 Puan7 Puan8 Puan9 Puan10 Puan (6 oyla: 10 üzerinden 8,33)
Loading ... Loading ...

Kategoriler: Film Arşivi, Gökhan Toka, KORKU SİNEMA, L, YAZARLARIMIZ

Yönetmen : Jean Rollin
Senaryo : Jacques Ralf, Jean Rollin
Yapım:1982, Fransa Süre: 86 Dakika
Oyuncular: Françoise Blanchard, Marina Pierro, Carina Barone, Mike Marshall

Çok yakın iki arkadaş olan Catherine ve Helene kan kardeşi olurlar ve bir yemin ederler: Hangisi önce ölürse diğeri de arkadaşının ardından onu takip edecektir. Önce Catherine ölür. Henüz genç bir kadındır. Catherine aile şatolarının bodrumundaki lahite konulmuştur. Ancak 2 yıl sonra, toksik atıkları illegal biçimde buraya atmaya karar veren bir grup ahmak, varilleri illegal biçimde devirirler ve ortaya çıkan toksik gaz alaşımından faydalanan Catherine yaşayanların arasına dönmeye karar verir. Yalnız Catherine’in bir sorunu vardır: Doyurulmak bilmeyen kana susamışlığı. Ahmak adamları oracıkta tırnaklarıyla öldüren Catherine yavaş adımlarla aile şatosuna doğru seğirtir. Sevgili arkadaşının anıları ve özlemiyle öteden beri şatoyu satın almak isteyen eski dostu Helene ise durumdan habersiz, emlakçıyla görüşmek üzere şatoya gelir. Bir de ne görsün ki ölü dostu Catherine, emlakçının kanlı cesedinin başında oturur vaziyettedir.

Bana göre birçok açıdan Jean Rollin’in en iyi filmlerinden biri, belki de en iyisi. Belli bir türün içindeki filmler arasında da (bu tür zombi filmleri midir, vampir filmleri midir nedir?) kayda değer yere sahip olabilecek, o yere sahip olması gereken, bence önemli bir film.

Bugün B sineması, veya Avrupa İstismar sineması ile ilgili hangi kitabı açarsanız açın Jean Rollin ismini orada altın harflerle “Seks İstismarı” (Sexploitation) ve Erotik Korku Sineması başlıkları altında görebilirsiniz. Ancak adı bu başlıklar altında anılan, adı bu alt türlerle özdeşleşmiş bir yönetmenin elinden, her ne kadar pekçok kitap ve sitede “Erotik Korku” başlığı altında sınıflandırılsa da, bu denli içe dönük, bu kadar çarpıcı, özel, mahrem, kişilikli ve hassas film izlemiş olduğunu fark edebilmek, ancak algı yolları bütünüyle tıkanmamış, her nasılsa ezbercilikten uzak kalmayı başarabilmiş, halen-herşeye rağmen saflığın değerini bilen izleyicilere nasip olabilir. Burada bahsi geçen özellikteki izleyici işte şu sonucu veya akıl kamaşmasını hissedip ikirciklenebilmeli: “…lan acaba kötü film gerçekte kötü değil mi?…”

Ucuz erotik korku filmlerinin, Emmanuele 6 gibi saf erotik filmlerin yönetmeninden bahsediyoruz. Bu durumda nasıl bir içe dönüklük, nasıl bir mahremiyet, nasıl bir saflıktan bahsedebiliriz peki?

Filmden bir sahne

İşte bu noktada Jean Rollin’in anlatısının özgünlüğüne konuk olacaksınız. Bu an o özgünlüğü hissedeceğiniz an. Aralarında bu derece kanla ve tutkuyla bağlı bir ilişki, neredeyse bir varlık-yokluk aşkı olan Catherine ve Helene’in ilişkilerinin mekaniğini izleyiciye göstermeyecek çünkü. Bu ilişkinin, yönetmenin etiketinden dolayı hemen aklınıza gelebilecek “lezbiyenlik” gibi olasılıkları, ilk paragrafta sözünü ettiğim “saf bakışınızı” yitirdiyseniz, isterseniz bu filmi on kere izleyin peşinizi bırakmaz çünkü. Bırakın bu filmi, nereye bakarsanız bakın bırakmaz. Ancak üzgünüz, bu film bu anlamda sizi tatmin etmeyecek. Çünkü bu erotik filmlerin, softcore pornoların yönetmeninden, baş iki karakterin aralarındaki mahremiyette saklı olabilecek kadar güçlü, ve izleyiciye aktarıldığı boyutunun nedensizliği ölçüsünde duru bir dostluğun, ümitsiz anlatısıdır.

Ne kadar mı erotik? Hangi porno, hangi erotik sinema yönetmeni Helene’in elleriyle, çıplak Catherine’i yıkadığı, üzerindeki kanları temizlediği sahneyi 50 metre mesafeden çeker? Üstelik dışarıdan, dış gözle? Helene Catherine’i şatonun balkonunda yıkamaktadır; izleyiciyinin ancak yoldan geçen bir yabancının görebileceği kadarını görmesine izin vardır. Bir ev mahremiyeti, Catherine ve Helene arasındaki ilişinin sembolü bir evin mahremiyeti. Buna karşılık yine de bu yıkanma faslı dört duvar arasında değil, balkonda yapılmaktadır! Bütünüyle fikirsiz, tümüyle yabancı değilsiniz bu durumda. Biraz içindesiniz, ama ancak Rollin’in izin verdiği kadar. İşte bu kadar erotik. O erotizmi uzaktan hissedebilir, ancak bu ilişkinin özeline adım atamazsınız.

Filmin mahremiyete verdiği öneme dair bir başka işaret de önem sırasında Helene ve Catherine den sonra gelen iki diğer önemli karakterinin, Barbara ve Greg’in kimliklerinde saklı. Burada Barbara ve Greg ile izleyici arasında sembolik bir ilişki, özdeşleşme bulunuyor. Çünkü onlar turist! Barbara herşeye burnunu sokmayı seven, otun botun fotoğrafını çeken, aktif dinamik heyecanlı, Greg ise keyfine düşkün. Bodrumdaki ahmakları öldürdükten sonra beyaz elbisesi içinde şatoya doğru seğirten Catherine’in fotoğrafını çeken Barbara, daha sonra bu imajdan çok etkileniyor ve turistik yağmasına derinlik katmak üzere şatoya gidip oranın mahremiyetini tehdit etmeye karar veriyor. Ona göre burada elde edebileceği deneyimler ve görüntüler tüketmek için. Oysa bu evde yaşanan bir dram, bu şekilde dış boyutsuz gözlemlerle anlaşılamayacak bir anlam derinliği var. Derin bir öyküyle, bir erotik korku filmi bekleyen izleyici arasında olduğu gibi. Barbara ve Greg’in ölümleri izleyicinin ölümü anlamına geliyor.

Böylesine duygulu bir filmin, görsel açıdan bu kadar zorlayıcı ve sert olması da hatırı sayılır bir tezat doğuruyor. Jean Rollin filmleri içinde herhalde en kanlısı bu. Catherine’in kurbanlarını tırnaklarıyla parçalaması, onlardan parçalar koparması, bunu yaparken sanki kendinden bir parça koparıyormuşçasına acı içinde olması çok çarpıcı (Catherine’in vampir mi yoksa zombi mi olduğu belli değil, çünkü onları yemiyor – kanlarını içiyor) Catherine rolündeki Françoise Blanchard’ın performansı gerçekten mükemmel. Diğer yandan filmin en kilit rolünde, Helene’i canlandıran Marina Pierro’nun kimi zaman aksayan yavan performansı ise belki de filmin tek zayıf noktası.

Gökhan Toka

Etiketler: , , , , , , , , ,

Paylaş:

  1. MERAK EDİYORUM NASIL BİR FİLM

  2. Ama her zamanda iyi filmler çekemiyorlar. Örnek şeytanın oetli…

  3. evet seyrettim bir kaç örneğini. bunun yanında iskandinavlar sadece vampir temalı değil diğer türlerde de iyi korku filmleri çekiyorlar. son olarak dün akşam “dead snow” isimli filmi seyrettim ve bayağı eğlendim. başyapıt değil ama eğlenceli, bol referanslı hoş bir filmdi. “Låt den rätte komma in” gibi bir güzelliğin üstüne çıkabilir mi kuzeyliler bilmiyorum ama o memleketlerden güzel korku filmleri seyredeceğiz galiba.

  4. İskandiav toplumlarının çektiği vampir filmlerini özellikle izlemesin

  5. son dönemde çekilen vampir filmleri birkaç istisna dışında zaman kaybından başka birşey değil. en nitelikli vampir temalı filmler avrupa dan çıkıyor her zaman. mutlaka tecrübe edeceğim. sağol tavsiye için.

  6. wherearethevelvets

    eryan, o zaman yönetmenin ilk dönem vampir filmlerini öneririm. İstismardan ziyade bir şiir gibidir filmleri.

  7. jean rollin hakkında şimdiye kadar çok yazı okudum ama hiç bir eserini seyretme fırsatım olmadı. lakin o kadar tutkulu bir yazı yazmışsın ki filme dair “hemen bir yerlerden edinip izlemeliyim” fikri oluştu bende. teşekkürler gökhan…

  8. wherearethevelvets

    Bu film “Rollinat” tarzında lirik bir korku filmidir. Jean Rollin çok erken dönemde korku filmi klişelerini tersine çevirmiştir (kötü karakterin aslında kırılgan ve naif olması).
    Tür olarak zombie diyebiliriz, vampir değil. Çünkü kız öldükten sonra geri dönmüş ve açlığını gidermek için (beyin yerine) kan içmektedir. Vampir gibi efsane ürünü ve uzun yaşayışlı bir karakter değildir. Zaten filmin ismi de “Yaşayan Ölü”dür.
    Gökhan ellerine sağlık. Sen yazmasan ben yazacaktım filmi :(

  9. Görsellik ve performans bazından başarılı bir filmdir. Jean Rollin en iyi filmidir bana göre bazı oyuncuların kötü perfonmansları olmasaydı daha başarılı bir film olacağına eminim zaten…

  10. Filmin türüne vampir mi diyeyim zombi mi diyeyim diye çok düşündüm vampir dedim..Umarım yanılmıyorumdur..

Yorum Yaz

Yorum yapmak için üye girişi yapmalısınız.