Top 20 Stephen King Uyarlamaları

  • Tarih: Eylül 3rd, 2010
  • Ekleyen
 
1 Puan2 Puan3 Puan4 Puan5 Puan6 Puan7 Puan8 Puan9 Puan10 Puan (20 votes, average: 9,55 out of 10)
Loading ... Loading ...

Kategoriler: KORKU SİNEMA, Korku Sinema Toplist, Soner 'Korkuluk' Yıldırım, YAZARLARIMIZ

Tam adıyla Stephen Edwin King. William Shakespaere’dan sonra kitapları sinemaya en fazla uyarlanan yazar. Bizim daha çok sevdiğimiz ismiyle Korkunun Lordu’nun profesyonel yazarlık kariyeri, bir süre yazdıktan sonra beğenmeyip çöpe attığı Carrie’nin, eşi Tabitha King tarafından atıldığı yerden çıkarılıp yeniden yazarın önüne konmasıyla başlayacaktı. 1974’te yayımlanan Carrie büyük ses getirecek ve daha iki yıl geçmeden gelen aynı isimli filmle Stephen King eserleri sinemaya uyarlanmaya başlayacaktı. King, kendisi gibi yazar olan eşinden yana oldukça şanslı görünüyor.

Şanssız olduğu tek taraf, hem ‘Amerikalı’ hem ‘popüler’ hem de daha çok ‘korku’ türünde eser veren bir yazar olmasıydı belki. Bu onun edebiyat çevrelerince uzun süre görmezden gelinmesine neden oldu. Ta ki bunun mümkün olmadığı anlaşılana kadar. Elbette hak ettiği değeri görmediğini söylemek biraz nankörlük olur; ancak geçmişe şöyle bir baktığımızda Amerikan korku sinemasına şekil veren bir yazar görüyorsak, bu biraz da nankörlük yapmak için elimizde iyi bir sebep olduğu anlamına gelmez mi?

Geçtiğimiz günlerde Forbes dergisinin yayınladığı ‘Dünyanın En Çok Kazanan Yazarları’ listesinde üçüncülükte gördüğümüz yazar aradan geçen 35 yıla rağmen ne hızından ne başarısından bir şey kaybetti. Bu günlerde, kendisinin pek sevdiği(!) Stepheine Meyer’in Twilight uyarlamaları oldukça gündemde olsa da, ne Meyer’in, ne bir dönem nafile bir çabayla rakibi olarak gösterilen Dean Koontz’un, ne de kendisinin ‘korkunun geleceğini gördüm, adı Clive Barker idi’ diyerek arka çıktığı Clive Barker’ın eserleri beyazperdede onun eserleri kadar tarz sahibi, kalıcı ve devamlı bir etkiye sahip olabildi. Muhtemelen bu konudaki tek rakibi Richard Bachman olabildi. Son yıllarda gelen başarılı örneklerden sonra Stephen King uyarlamlarına yeniden göz atmanın zamanı çoktan gelmişti. Ben de naçizane, bu film adaptelerini içeren bir Top 20 hazırlamaya çalıştım. Listedeki bazı filmler arasında uçurum olduğunu düşünebilirsiniz. Zira elde ettikleri genel başarı düşünüldüğünde gerçekten de farklı yerlerde duruyorlar. Lakin her birinin korku sinemasının özgün köşelerini parsellediğini de unutmamak gerekir. Bu listede görmenin, ya da görememenin sizi rahatsız edeceği filmler muhakkak olacaktır. Onlar için doğrudan beni suçlayabilirsiniz. Çünkü hiçbiri unutulduğu ya da üzerinde daha az düşünüldüğü için değil, tamamen yazarın iradesi sebebiyle burada ya da burada değil.

Not: Bu yazı hazırlanırken Stephen King’in yalnızca korku-gerilim türündeki eserleri dikkate alınmıştır. Green Mile’in, Shawshank Redemption’ın, Stand By Me’nin ilk 5’e gireceğini halihazırda bildiğimiz bir listenin ne heyecanı kalırdı ki hem!

Şimdi, bilmeniz gereken her şeyi öğrendiğinize göre… Korkunun Kralı’nın korku tüneline girmeye hazır mısınız?

Öyleyse sıkı tutun elimi. Orada kaybolmak istemezsiniz.

20- The Langoliers (1995)

Acaba geçmişe dönmek gerçekten mümkün olsaydı karşılaşacağımız tablo Zemeckis’in Back To The Future’undaki kadar eğlenceli mi olurdu, yoksa King’in The Langoliers’ındaki kadar dehşet verici mi? Los Angeles’tan Boston’a giden uçak, bir zaman yırtığından geçince o sırada uyumakta olan on kişi hariç tüm müreddebat ortadan kaybolur. Kaybolanlardan geriye sadece yüzükler, saatler, peruklar, hatta takma dişler gibi vücutlarının doğal bir parçası olmayan eşyalar kalmıştır. Güç bela Maine havaalanına iniş yaptıklarında ise durumun sandıklarından çok daha feci olduğunu anlarlar. Bayatlamış yiyeceklerden, tadı benzine dönmüş biralardan başka hiçbir şeyin, hiç kimsenin olmadığı bomboş bir dünya vardır ayaklarının altında. Zamanın çok da geride olmayan bir boyutundadırlar artık. Tabii geçmiş sonsuza kadar olduğu yerde kalacak değildir. Birilerinin tüm bu ziyanı, çöplüğü yok etmesi gerekecektir ve bunu yapacak şeyler, önlerine gelen her şeyi yiyip yok eden -maalesef yemek seçmiyorlar- zaman canavarlarıdır! Hayalgücünün ulaşabileceği en uç noktalardan birini zorlayan The Langoliers sırf konusuyla bile izlenmeyi hak ediyor. Geciken finalini, her birinden ayrı bir film çıkarılabilecek karakterleriyle görmezden gelmek mümkün de… bir de zaman canavarlarını resmetmekteki amatörceliğiyle filmi sabote eden görsel efektler olmasa! Gerilim yükünü geçmişi yok eden zaman canavarlarının üstlendiği The Langoliers’in baş kahramanının sayısız insanı öldürmüş bir kiralık katil olması ise ayrı bir ironi. Tam da geçmişinden kurtulmak isteyecek bir tip, ha?

19- Children Of The Corn (1984)

Birbiri ardına gelen devam filmleriyle Stephen King uyarlamaları arasında en fazla devam filmi çekilen film olarak bilinen Yazarın Children Of The Corn korku külliyatına Isaac gibi bir katil çocuk hediye etmekle kalmadı, devam filmlerinden birinde rol alan Naomi Watts’i de korku sinemasına hediye etti. Geçtiğimiz yıl izlediğimiz yeniden çevrim ise 1984 yapımı orijinal filmin ne kadar değerli olduğunu bir kez daha anlamamızı sağlamaktan fazlasını yapamadı.

18- The Dark Half (1993)

George Stark takma adıyla her biri bestseller olmuş kitaplar yayımlayan ünlü yazar Thad Beaumont, durumu öğrenen bir okuyucusunun şantajları sonucunda kimliğini basına açıklamak zorunda kalır. Ancak Thand’i yeni bir ifade tarzı bulduğuna inandıran ve bir nevi ikinci kişiliği haline gelen George Stark kitap yazmaktan o kadar kolay vazgeçmeyecektir. Şizofreni semptopları gösteren baş karakteri Thad’den onun ismiyle yeni bir kitap yazmasını isteyen ‘Missisippili’ George Stark karakterleyiyle akıllara Secret Window’u getiren The Dark Half’ı bugün, bir çeşit Stephen King parodisi olarak yorumlamak mümkün. Zira konudan anlaşılacağı üzere ucu hem Misery’ye hem de bizzat doksanlı yıllarda Richard Bachman mahlasıyla bir dizi kitap yayınlayan Stephen King’in öz yaşamına dokunuyor. Yalnız tüm bunları söylerken benzerlik kurulan hemen hemen tüm eserlerin The Dark Half’tan sonra yazıldığını unutmamak gerekir. Yani The Dark Half yazarın diğer eserlerini topladığı bir romandan ziyade sonraki eserlerini besleyen bir özellik gösteriyor. Ne var ki, kitap Stephen King’in en iyi eserlerinden biri olmadığı gibi, film de George Romero’nun en iyi işlerinden biri değil. Kim bilir, belki de filmin tek eksiği birkaç zombidir.

17- Rose Red (2002)

Tıpkı Mick Garris gibi TV için yaptığı Stephen King uyarlamarıyla adını duyuran Kanadalı Craig R. Baxley’in yönettiği Rose Red Konağı’nda, paranormal psikoloji alanında araştırmalar yapan Profesör Joyce Reardon’ın psişik güçleri olan bir ekip toplayarak Rose Red Konağına düzenlediği araştırma gezisine odaklanılıyordu. Tarihi konağı harekete geçirip tezini kanıtlamasını sağlayacak somut kanıtlar elde etmek isteyen profesörün en büyük kozu ise bir çeşit Carrie güzellemesi olan küçük Annie idi. Lakin 1800’lü yıllardan beri sayısız insanın ölümüne sebep olan Rose Red harekete geçtiğinde onu kontrol etmek tahmin ettikleri kadar kolay olmayacaktı. Stephen King’in de birkaç dakikalık pizzacı rolüyle ekranlara konuk olduğu Rose Red, özellikle de telekinezi ve paranormal olaylara ilgi duyan izleyiciler için hayli özel bir yapım.

16- Apt Pupil (1998)

Hearts in Atlantis’teki arkadaşlığın tehlikeli ve çıkar üzerine kurulu olanı, desek? Yıllardır mahallerinde oturan Arthur Denker isimli ihtiyar bir adamın 2. Dünya Savaşı’nda binlerce insanın ölümünde parmağı olan eski bir nazi subayı olduğunu öğrenen Todd, yaşlı adamı, ihbar etmemesi karşılığında o dönemde yaşadığı her şeyi kelimesi kelimesine anlatmaya zorlar. Ancak Todd bu hikayelerin genç bir çocuğun psikolojisi için hazmı kolay şeyler olmadığını bilmediği gibi, ölümcül bir ejderhayı uykusundan uyandırmasına ramak kaldığının da farkında değildir. Tempo sorunlarına rağmen Yüzüklerin Efendisi’nin Gandalf’ı Ian McKellen ve geçtiğimiz yıllarda intihar ederek yaşamına son veren genç oyuncu Brad Renfro’nun etkileyici performanslarıyla dikkat çeken film, özellikle son yarım saatinde yoğun olarak hissettirdiği soğuk gerilimle kalburüstü King uyarlamalarından biri olarak anılmayı kotarıyordu.

15- Secret Window (2004)

Yazarın Gece Yarısını 4 Geçe kitabındaki aynı isimli öyküden uyarlanan Secret Window, 2000’lerin başında art arda gelen başarısız King uyarlamalarına adeta dur diyen, eli yüzü düzgün bir gerilim filmiydi. Kendinden sonra çekilen benzer filmlerle (bkz. 23 Number, The Machinist) sürpriz sonu günden güne etkisini yitirse de, başarılı müzikleri ve Johnny Depp farkıyla her daim, dumanı tüten bir mısır kadar taze kalacağa benziyor.

14- Salem’s Lot (1979)

Stephen King’in, hayalgücümün şekillenmesinde etkisi olan korku edebiyatı ustalarına saygı duruşum, diye yorumladığı Salem’s Lot, Tobe Hooper’ın The Texas Saw Massacre ve Poltergeist’le beraber en popüler üç işinden biri olarak bilinir. King’in birçok eserinde olduğu üzere Maine eyaletindeki küçük bir kasabada geçen öyküde korku unsuru bu sefer, aniden bölgeye çöreklenen vampirlerdir. Filmin en göze çarpan yanlarından biri Nosferatu’ya benzeyen vampir profiliyken, küçük vampir Ralphie’nin sisler içinden pencerede belirip abisi Danny’yi ziyarete geldiği sahne unutulmaz bir korku metaforu olarak sinema tarihindeki yerini almıştır. Bu arada filmin 1987 yapımı bir devam, 2004 yapımı bir de yeniden çevrim filmi vardır; lakin Tobe Hooper’ın orijinal filmi hala hepsinden iyi görünüyor. Hooper’la ilgili anlaşılması güç olan tek şeyse The Texas Saw Massacre’den sonra Salem’s Lot’da elini neden bu kadar korkak alıştırdığı. Zira saldırı sahneleri 50’li yılların korku sinemasından kalma bir görüntüye sahip. Belki onun derdi de saygı duruşudur, bilemeyeceğiz.

13- Storm Of The Century (1999)

Başlangıçta bir TV filmi senaryosu olarak geliştirdiği eserini çok hoşuna gidince yayınlama kararı alan King, kış aylarında yoğun kar yağışı ve fırtına nedeniyle dünyadan soyutlanan, daha önce Dolares Claiborne isimli romanında da kullandığı ütopik diyarlarından Little Tall adasını mesken tutuyor, adayı kelimenin tam anlamıyla beyaz bir cehenneme çevirirken ada sakinlerinin başına da Andrea Linoge isimli bir şeytan musallat ediyordu. 4 saatlik TV filmi olması sebebiyle tek oturuşta izlemenin biraz sabır gerektirdiği Storm Of The Century’nin en önemli sorunları ise izleyicisinin merakını fazla zorlaması ve Colm Feore dışındaki oyuncuların yetersiz performansları. Ancak film boyunca ‘Bana istediğimi verin gideyim!’ diye ortalarda dolanan Andre Linoge’un finalde izleyiciye istediğini fazlasıyla verdiği de unutulmamalı. Son tahlilde, King’in en enteresan kötü karakterlerinden birini barındıran film, unutulmaz sonu ve beyaz cehennem Little Tall’da geçen klostrofobik öyküsüyle soğuk kış gecelerinde tekrar tekrar izlemek isteyeceğiniz bir seyirlik. Ne de olsa Andre Linoge’un dediği gibi: ‘Cehennem tekerrürden ibarettir.’

12- Thinner (1996)

King’in, Richard Bachman adıyla yazdığı kenarda köşede kalmış klasiklerden olan Thinner, yaşlı bir çingenenin karısının ölümüne sebep olan yaklaşık 300 kiloluk obez bir avukatı ilk bakışta ödül gibi görünen bir belayla lanetlemesini anlatır. İhtiyar çingene Lampke’nin yaptığı tek şey mahkemeden ceza almadan kurtulan avukat Halleck’in yanağına dokunup ‘Thinner (daha zayıf)’ demek olur. O günden itibaren avukat hızla kilo kaybetmeye başlar. Bir deri bir kemik kalana kadar! İlginç hikayesi kadar avukat Halleck rolündeki Robert John Burke’un fiziksel değişimini başarıyla yansıtmasıyla da dikkat çeken Thinner, henüz keşfedememiş okült severler için eşi bulunmaz bir nimet. Drag Me To Hell’i çok sevdiyseniz bir de Thinner’a göz atmalısınız. Üstelik bunun sonu da güzel.

11- 1408 (2007)

Öyküsünden daha iyi olan bir Stephen King uyarlaması biliyor musunuz? sorusuna verilebileceğiniz bir iki cevabınız varsa onlardan biri hiç kuşkusuz 1408 olacaktır. Yazarın Karanlık Öyküler isimli kitabındaki dikkat çeken öykülerden biri olan 1408, tek bir mekanda (hayaletli bir otel odası), genel anlamda tek bir karakter (birçok King eserinde olduğu üzere sorunlu bir yazar) üzerinden anlatılan sürreel bir konuya sahipti. Kağıt üzerinde bu hikayenin bir sinema uyarlamasının yapılması oldukça zor görünüyordu. Doğal olarak filmin haberleri gündeme düştüğü andan itibaren ortaya nasıl bir şey çıkacağı herkes için bir soru işaretiydi. Ancak korkulan olmadı ve The Green Mile’den sonra gişede en çok iş yapan King uyarlaması olan film, eleştirmenler de olumlu tepkiler aldı. Öykü senaryolaştırılırken hikayeye – filmin dramatik yapısında önemli payları olan- karakter eklemeleri yapıldı. Asıl başarıyı getiren şeyse bu karakterlerin klasik King öykülerinin kimyasına şaşırtıcı derecede uyum sağlıyor olmasıydı. Görsellik kullanımınındaki başarısını ve John Cusack’ın uçlarda gezinmesine rağmen her nasılda hep dengede tuttuğu performansını da unutmayalım. Lakin paragrafın başındaki gibi ‘1408’ cevabını verebileceğiniz bir soru daha var: The Shining tek bir odada geçseydi sonuç ne olurdu?

10- The Dead Zone (1983)

Geçirdiği korkunç trafik kazasının ardından bitkisel hayata giren Johnny Smith 5 yıl sonra ertesi güne uyanır gibi mucizevi biçimde kendine geldiğinde artık hayatında çok şey değişmiştir. İlk olarak iki şeyi acıyla fark eder: Bir, çok sevdiği nişanlısı ondan umudu kesip başka bir adamla evlenmiştir. İki, bilmediği bir gücün etkisiyle geleceği ve geçmişi görebilmektedir. Üstelik tam da, Amerika’yı bir katliamlar ülkesine çevirecek bir politikacı ülkenin başına geçmek üzereyken! Stephen King, George Bush’un geleceği günü çok önceden görmüş olabilir mi?

Bir anlamda insanın kendi fiziki ve manevi değişimleriyle mücadelesini konu edinen film, tam da olması gerektiği ellere, David Cronenberg’e teslim ediliyor ve ortaya, bugün bile sayısız referansa kaynaklık eden mutevazı bir Stephen King klasiği çıkıyordu.

9- Cujo (1983)

Baş rolünde 80’ler korku sinemasının önemli yüzlerinden Dee Wallace’ı bulunduran film, diğer King eserlerine nazaran ilk bakışta sığ bir konuya konuya sahip gibi görünebilir: 100 kiloluk bir Saint Bernard kuduz olur ve kırsalda, arabalarının içinde mahsur kalan ana-oğula dehşet dolu saatler yaşatır. Oysa altını eşeledikçe küçük bir çocuğun karabasanlarından, eşini aldatan bir kadının içsel gerilimine kadar uzanan bir korku silsilesi çıkar Cujo’nun altından. Her şeyi küçük bir yarasa ısırığının, yani doğanın başlattığı gerilim, yine doğanın belirlediği kurallarla, annelik içgüdüsüyle nihayetlendirilecektir. İzleyicilerine kuvvetli bir sinir sistemini şart koşan Cujo’nun sonu -neyse ki- Stephen King’in kitabında olduğu kadar acımasız değil. Saldırı sahnelerindeki başarılı çekimlerin bugün bile hayranlık uyandırıcı olduğunu da ekleyelim.

8- The Mist (2007)

Kasabaya çöken sis, içinde devasa yaratıklar saklarken; süpermarkette mahsur kalan insanların üzerindeki sis perdesini kaldırarak insanlığın en ilkel taraflarının gün yüzüne çıkmasını sağlıyor. Dışarda Lovecraft-vari bir dehşet kol geziniyor, içerde Stephen King bildiği sularda yüzüyor. Sosyal normlar ortadan kalkınca mantığın yerini batıl inançlar, düşüncenin yerini ise panik duygusu alıyor ve Darabont’un orijinal hikayedekinden tamamen farklı müthiş finalini de hesaba katınca, korkunun insan zihni üzerinde yaratabilceği tahribatın en uç örneklerinden biri ortaya çıkıyordu.

Filmin çok tartışılan sonu için Frank Darabont’un eşeği sağlam kazığa bağladığını işaret eden yorumu şöyle: “Kendisine önerdiğim son ile ilgili düşüncesini açıkladığı bir e-mail gönderdi. Eğer benim önerdiğim final gibi bir son aklına gelmiş olsaydı kitabı yazarken kesinlikle bunu kullanacağını söyledi. Böylece Stephen King’in onayını almış oldum. İzleyiciler filmdeki sonu beğenmeyip beni eleştirebilir ama bu konuda Stephen King’in de benimle aynı fikirde olduğu, kendisinin onayını aldığım unutulmasın.”

7- Christine (1983)

Buna bir aşk üçgeni öyküsü diyebilirsiniz sanırım. Arnie Cunningham, Leigh Cabot ve Christine tabii. Yalnız Christine’in Arnie’nin ilk aşkı olduğunu da anlamanızı isterim. Henüz yirmi ikisindeyim ve büyük deneyim sahibi bir erkek gibi konuşamam. Yine de bana kalırsa Christine, Arnie’nin tek, gerçek aşkıydı. Bu yüzden de bir felaket oldu…

Tek bir paragrafla tüm kitabı ifade edebilen bu mükemmel sözlerle başlıyordu Stephen King’in kitabı. Ne yazık ki, az lafla çok şey anlatma becerisi Carpenter’ın filminde tatmin edici boyutta değildi. Kitaba ve karakterlere derinlik katan birçok saheneye filmde yer verilmeyince, kitabın hayranları filmi yüzeysellikle suçlayacaktı. Ancak tüm eleştirilere rağmen, muazzam Christine profili ve atmosfer yaratmadaki becerileriyle uzun yıllar unutulmayacak bir kült yaratmayı bilmişti John Carpenter. Bugün Transformers’daki değişim sahnelerinin bile gözümüze battığını düşünürsek ölüm arabası Christine’in kendini onardığı sahnelerin değeri daha iyi anlaşılacaktır. 80’ler ekolunun sinemadaki en büyük metaforlarından biri olan Christine, özellikle bir dönemin gençliği için ulaşılmaz bir değere sahip. Bu değeri kaybetmesi adına tek korkumuz ise 3D’li bir yeniden çevrim.

6- Creepshow (1982)

Stephen King’in sıfır kilometre öyküleri George Romero’nun ellerinde hayat buluyor. Tam da Romero’nun dişine layık zombi hikayesi Father’s Day, başrolünde Stephen King’in bizzat kendisini izlediğimiz The Lonesome Death of Jody Verill, kendisini aldatan karısına ve aşığına benzersiz bir ölüm hazırlayan öfkeli kocayı canlandıran Leslie Nielsen’li zombi sürprizi Something To Tide Over You, bir dakika olsun susmak bilmeyen karısını eğitim verdiği üniversitenin bodrumundaki yıllanmış kutuda bulduğu yaratığa kurban etmeyi planlayan Prof. Dexter’ın başından geçenlere tanık olduğumuz The Crate ve temizlik hastası obsesif bir adamının evini istila eden hamam böceklerine karşı mide kaldıran mücadelesini konu edinen They Are Creeping Up On You isimli birbirinden ilginç beş ayrı seyirlikten oluşan korku antolojisi Creepshow, 1950’lerin korku çizgi romanlarının beyazperdedeki yansıması gibi. Yer yer ürkütücü, yer yer Beetlejuice kadar eğlenceli… tadından yenmeyecek bir 117 dakika!

5- Misery (1990)

The Shining’i izledikten sonra, derhal bir Stephen King romanını film yapmalıyım, diye düşünen Rob Reiner’ın Stephen King’le ilk buluşması, arkadaşlık odaklı bir dram olan Stand By Me ile olmuştu. King’in The Body isimli öyküsünden uyarladığı filmle beyazperdenin en sevilen yapımlarından birine imza atan Reiner’ın, King’le ikinci randevusu ise yazarın en sert eserlerinden biri olarak bilinen Misery için oldu. Çektiği duygusal filmlerle tanınan Rob Reiner’ın bir korku filmi çekecek olması çeşitli çevrelerce riskli bir hamle olarak adlandırılsa da, bu sözlere kulaklarını tıkayan yönetmen filmini bitirdiğinde, ortada, en başarılı King uyarlamalarından biri olduğu herkesçe kabul gören bir yapım vardı. Misery hem gişedeki başarısı, hem de aldığı önemli ödüllerle unutulmaz gerilim klasiklerinden biri olmayı başardı.

4- Pet Sematary (1989)

Korku filmi izleyicilerinin çoğu yeni dönem filmlerinin korkutma yetisinden yoksun olduğunu düşünür. Bazı filmlerinse bu duyguyu ancak efekt ya da seslerle anlık olarak sağlayabildiğini… Birkaç kez yerinizden zıplıyorsunuz, eğleniyorsunuz… izliyorsunuz ve bitiyor. İçi boşalmış bir popcorn kartonu gibi, sinema salonlarında bırakıp çıkıyorsunuz o filmleri. Ancak bazı filmler vardır ki unutmak o kadar kolay değildir, evinize kadar gelir. Işıkları kapattığınızda yatağınıza gelir. Yetmez, rüyalarınızı ele geçirir. Hatta tüm çocukluğunuzu… İşte Hayvan Mezarlığı bu filmlerin en esaslı örneklerinden birisidir. Korkunun yanında dramı servis etmesi (mutlu bir ailenin hayattan nasıl silinip gittiğini izlersiniz), izleyicisini seçim yapması zor onlarca çelişkiyle boğuşmaya mahkum etmesi (Ölen yakınımı yeniden kazanmak için onu Hayvan Mezarlığı’na gömer miydim? Gerçekten bazen ölüm daha mı iyidir?) ve derinlikli replikleri (Rachel kız kardeşi Zelda’nın ölümünü anlatırken: ‘’O öldüğünde sokağa koştum. Çığlıklar atarak ağlıyordum, ama aslında gülüyordum’’) Hayvan Mezarlığı’nı benzerleri arasında bambaşka bir konuma yükseltir. Louis Creed’in yatağında uyanıp çamurlu ayaklarını gördüğü bölüm ise, filmin en akılda kalıcı sahnelerinden biri olmasının yanı sıra o güne dek izlediğimiz korku filmlerindeki ‘her şey bir rüyaymış’ yaklaşımını ters yüz eden bir yapıya sahiptir. Bizzat Stephen King tarafından senaryolaştırılan Hayvan Mezarlığı, sıradan bir korku filminden çok daha ötesidir.

3- ‘IT’ (1990)

‘O’ ile ilgili küçük bir araştırma yaptığınızda karşınıza çıkacak ilk yorumlar, çocukluk psikolojimi alt üst eden film, palyaçolardan nefret etme sebebim, gibi şeyler olacaktır. Gerçekten de ‘O’, bir çocuk için izlenilebilcek en korkutucu filmlerden biridir. Çünkü onları hiç beklemediği bir noktadan vurur. Elinde renkli balonları (tuzakları), dudağında sahte gülümsemesiyle çocuk katili bir palyaço, nam-ı diğer Pennywise ile… Üstelik kurt adam, iskelet, örümcek gibi figürsel olanlarından; dayakçı babanız, ölümünden kendini suçladığınız kardeşiniz gibi duygusal yıkımlarınıza kadar uzanan, bir çocuğun kabusu olabilecek bütün olguları tek bedende toplayan cinsten bir palyaço bu. Ancak bütün bunlar ‘O’nun yalnızca çocukları etkileyebilcek bir film olduğu fikrine kapılmanıza neden olmamalı. Derinlere indiğimizde yine bir insanın en büyük korkuları olabilecek terk edilme (Ben Hanscom), yakınını kaybetme (Bill Denbrough), dışlanma (ailesi temizlikçilik yapan Beverly Marsh, yahudi olan Stanley Uris) gibi unsurların karakterler üzerinden verildiğini gördüğümüz film, kafayı tam anlamıyla korkunun has tamınıyla bozuyor.

Stephen King tarafından her detayıyla insan korkuları üzerine kurgulanan bir kitabın uyarlaması, popüler kültüre bu kadar sızmış (Recep İvedik repliklerinde rastlamışlığımız bile var) bir TV fenomeni olmuşsa, bundaki en büyük pay, yazarın insan korkularını ele alış anlayışının filme de başarıyla yedirilmiş olmasındaydı. Arkadaşlığı ele alış yaklaşımı, müzikleri, bir TV filminin çok ötesindeki çekim estetiği ve tabii Tim Curry’nin unutulmaz Pennywise yorumuyla ilk defa bir Stephen King romanının ruhu beyaz perdede bu kadar belirgin hissediliyordu belki de. Finalindeki örümcek skandalına rağmen hem de.

2- Carrie (1976)

Sınırı olmayan parapsikolojik yetenekler onları kontrol edebilecek dünyadaki son kızın elindedir, o kız ise ona annelik yapabilecek son kadının… Yanlış şeyler yanlış yerdedir ve bu düstur Carrie’nin mezuniyet balosunda gecenin kraliçesi seçilmesiyle tavan yapacaktır. Rüyaların nasıl bir kabusa dönüşeceğine tanıklık etmek isterseniz De Palma’nın erken dönem başyapıtını izlemek için hala geç değil. Ancak bu tercihin tıpkı Sue Snell’e olduğu gibi o kabustan bir daha uyanamamak gibi ufak bir yan etkisi olduğunu da bilmelisiniz.

Bu filmle, Brian De Palma kamera kullanım kalıplarını, Carrie White esas kız tabularını, Stephen King ise Hollywood korku sinemasının duvarlarını yıkıyor; Korkunun Lordu, konu ve karakter sınırı tanımayan dünyasının kapılarını beyaz perdeye açıyordu. Bir daha hiç kapatmamak üzere…

1- The Shining (1980)

İlk defa bir Stephen King karakteri tüm iflah edilemezliğiyle sinemada hayat bulurken, Stanley Kubrick gerilim ve korkutma sanatını adeta yeniden yorumluyordu. Kafamıza kazınan Overlook estantanelerini, ya da hala Jack Nicholson oyunculuğunun zirvesi olarak gösterilen Jack Torrance performansını bir kere görüp de unutabilen var mı? The Shining pek çok açıdan bu listenin tepesinde olmayı hak ediyor. En çok da alt metni en iyi doldurulan Stephen King uyarlaması olduğu için.

Kimilerine göre maktulu Stephen King’in kitabı olan bir cinayet, kimilerine göre ise Amerika’nın yetiştirdiği en iyi yönetmen, yazar ve oyuncuyu bir araya getiren benzersiz bir şaheser. Ancak bu filmin haykırdığı bambaşka bir gerçek var:

Stephen King uyarlamaları bazen ilk filmleriyle çıkış yakalayan genç yönetmenlerin başarı garantisi gözüyle baktıkları ikinci film projesi olmuştu, bazense üçüncü sınıf Hollywood yönetmenlerinin kendini kanıtlama çabası… Ancak usta ellere düştüklerinde ortaya hep bir klasik çıktı. Bu, tesadüften çok daha fazlasıydı.

Korkusitesi için yazan Soner ‘Korkuluk’ Yıldırım

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Paylaş:

  1. msra diyor ki:

    çok iyiydi teşekkürler

Yorum Yaz

Yorum yapmak için üye girişi yapmalısınız.