Trouble Every Day
Kategoriler: Film Arşivi, KORKU SİNEMA, T, YAZARLARIMIZ
Yönetmen : Claire Denis
Senaryo : Claire Denis, Jean-Pol Fargeau
Yapım:2001, Fransa, Almanya, Japonya Süre: 101 Dakika
Oyuncular: Ezra Godden, Jay Brazeau, Campbell Lane, Chelah Horsdal
Bahsedeceğim filmi izlemeye başlayacaksanız, tüm yüksek beklentilerinizi başka filmler için ayırdığınız bir odada kilitli tutun. Zira zor ve ağır bir sinema dili ile ( görsel anlamda ağır ) kurgulanmış bir öykü sizi bekliyor. Fransa sinemasında özellikle son yıllarında korku türünde oluşturmaya başladığı özgünlük ve kendilerine has vazgeçilmezleri olan bol kan soslu anlayış, yine kendi özelliklerinden olan erotizmi kısa sahnelerde de olsa yoğun kullanım alışkanlığı , özellikle dramalarında rastladığımız ağır fakat emin adımlarla gerçekleşen işleyiş, özgün bir senaryo, son derece isabetli müzik seçimi ( Thindersticks ‘in harika müziği ) ve hiç de fena olmadan sergilenen oyunculukları ile (Vincent Gallo, Beatrice Dalle, Tricia Vessey.Özellikle de Beatrice Dalle, her zamanki gibi muhteşem) Fransız sineması türlerinin dominant özelliklerinin bir bileşimi gibi olmuş Trouble Every Day.
Claire Denis ‘in 2001 yapımı filmi, izleyicisini iki farklı uç noktaya attı sanırım: Birinci uç filmden aldığı soğuk etki ile özellikle ilk yarısındaki karmaşık denkleme yaklaşamadığı için, yönetmenin büyük ihtimal kolaj çalışması gibi parçalayarak verdiği bütünlüğün zihninde birleşmesine imkan bulamadı, dolayısıyla parçaların içindeki şiddet ve cinselliğin üzerinde durarak kalan kısımla birleşmeyi tamamlayamadığı için filme yabancılaştı. Ve filmi nefretle anarak unutmak üzere attı zihninden. İkinci uçtaki izleyici için film yeni ve heyecan verici bir deneyime dönüştü. Filmin ilk yarısında verilen ipuçlarını, filmin diğer yarısında giderek zorlaşan ve yoğunlaşan şiddet ve cinsellik sahnelerinde kullanmak ve bu şekilde filmi zihninde tamamlamak üzere görsel anlatımın üzerine gitti ve zaten kurguya sabırla yaklaştığı için çok da kolay oldu filmi beğenmeleri.
Konu kısaca şudur: Bir yeni evli çift ( Shane ve June ) balayı için Paris’ de bir otele giderler. Tekinsiz başlayan film de, bu çiftin uçak yolculuğundan itibaren, paralel bir anlatımla başka bir çift üzerinde durulur. Yeni evli çiftimizin ve diğer yandan kendi hayatlarını ikame ettiren diğer çiftin aralarında ne gibi bir bağlantı olduğu, yavaş yavaş, kare kare örülür. Sadakat ve ihanetin sorgulanması, kontrolden çıkan güdülerin mutasyona uğraması, yamyamlık ve cinselliğin karakterlerden biri tarafından kontrol altında tutulmaya çalışırken onu anlaması imkansız olan June’un ve kendi benliğinin zarar görmeye başlaması , diğer karakter için ( Core ) daha umutsuz olan bu durumun oluşturduğu korkunç olaylar sürekli iç içe geçer ve birbirinden ayrılarak farklılaşır. Ta ki son bir umutla peşine düştüğü eski meslektaşının evindeki yüzleşme anına kadar. Bu yüzleşme, gerçekle yüzleşmenin verebileceği en ağır hasardır, kendi hastalığından kaçmanın çözüm bulmaktan daha zor olduğunu anlama anıdır.
Filmin acıtan, iç burkan yanları var. Perdedeki vahşet ve erotizm dozu ile ironik olan bu burkulma hissine bir isim veremiyor insan. Bir yavru köpeğin, yağmur altındaki bir sahnenin, uçuşan bir şalın, bir el ele tutuşma sahnesinin çok fazla anlamı olduğu halde. Oysa bazı sahneler o kadar sert ki, aynı anda iki farklı perdede drama ve korku filmlerini izler gibi oluyorsunuz. Bu anlamda 2 katmanlı bir film “Her gün başka bir bela.” Biri cesur ve acımasız diğeri naif ve hassas iki farklı katman. İç içe geçen ve ayrılan. Kendi bütünlüğünü oluşturabilmesi için tüm inisiyatifi izleyicisine emanet eden ve bunu yaparken daha az önyargı ümit eden bir sinema dili ile sunulan özgün bir yapım. Kelimenin tam anlamıyla “sadakatsizliği” bir hastalık metaforu üzerinden anlattığını söyleyebilirim. Son dönem beyazperdede aşina olduğumuz cannibalizm unsurunu da bu metaforun yanına parantez açıp iliştirmiş.İzleyin: ya nefret edecek ya çok seveceksiniz.
Yine de şu söylediğimi unutmayın: içinizdeki burkulma duygusuna isim veremeyeceksiniz.
Melisa Aydın













Bu filmin bu site dahil bir çok yerde çok övgüsünü okumuştum. İzledim ne nefret ettim ne sevdim. Benim için arada kalan filmlerden biri oldu. Yazarın dediği gibi ya nefret edilecek ya da çok sevilecek (ya anlaşılacak ya da anlaşılamayacak diye düşünüyorum bu cümleyi) bir film aslında. Ama ben de cidden ne çok olumsuz ne çok olumlu bir duygu uyandırmadı film. Bir kere film çok ağır gidiyor bence bu durum filmin olumsuz yönlerinden biri, eğer neyle karşılacağını bilmeyen biri olarak filme başlasaydım muhtemelen ilk 15 dakika içerisinde filmi kapatırdım. Sabrettim bekledim ama en son sahne geldiğinde de ne yazık ki vay be bunun için beklemişim gibi bir şey diyemedim. Benim için filmin en özel yanlarından biri de Beatrica Dalle’yi izlemekti. Performanslar gerçekten harika. Ama daha fazla abartılacak bir şey olduğunu da göremedim film boyunca. Anlatmak istediği konunun içine giremedim belki de kim bilir.
betty blue karakteriyle çıkış yakalayan ”inside”lada adından söz ettiren bayan oyunculardan beatrice dalle bu filmde başarılı bir oyunculuk sergiliyor.yalnız bu filmin eksik yanı korku unsurlarının başarısız olması filmin sesizce ve durağan gidişatıda filmin ağır handikaplarından.Ama oyunculuklar iyiydi.
Beatrice Dalle hastası biri olarak bu filmi edindim ve izleyemedim.Korsanda yeni çığır açan satıcı sayesinde çarşıdan aldım bir tane eve geldim bin tane şeklinde, iki cdde, iki farklı korku filmini yarım yarım olsa da izledim, yılmadım ama iki cdden birinde de olsa satıcı tutturup bu filmi koyamamıştı.İçimde uhdedir:))
Filmden aklımda nedense hiç birşey kalmamış. Sanki hiç izlememişim gibi.
Yakın dönemli başka bir filmle karşılaştırırım bu filmi. Bir Fransız yapımıydı “Under my Skin” diye…
Beatrice Dalle arıza kadın kategorisinin en nadide örneği bence…