Türkiye’de Korku Sineması

  • Tarih: Temmuz 3rd, 2009
  • Ekleyen
 
1 Puan2 Puan3 Puan4 Puan5 Puan6 Puan7 Puan8 Puan9 Puan10 Puan (14 votes, average: 7,43 out of 10)
Loading ... Loading ...

Kategoriler: Fatih Danacı, KORKU SİNEMA, Türk Korku Sineması, YAZARLARIMIZ

Yüzyıla yaklaşan Türk sineması tarihinde pek çok türe yer verilmiştir. Aşk filmlerinden, komedi filmlerine; dramlardan, polisiyelere; müzikallerden, cinayet filmlerine; fantastik filmlerden, korku filmlerine her tür az ya da çok denenmiştir. Türlerin ele alınışında münferit çabalar, dönem koşulları, gişe kaygıları gibi nedenler yatmış, ancak en az değinilen konulardan biri ise maalesef korku türü olmuştur.

Muhsin Ertuğrul gibi tiyatro kökenli sinemacıların ardından 1950’li yıllara gelindiğinde tür sinemasına geçilmiştir. Bu dönemde tarihi ve kozmopolit bir yapısı olan İstanbul’a fantastik kahramanların ziyareti ardı ardına devam etmiş, Kazıklı Voyvoda, Tarzan, Görünmez Adam, Uzaylılar sinema salonlarında boy göstermiştir. İşte tam bu dönem de korkunun perdelere yansıdığı döneme tekabül etmektedir.

1949 yılında yönetmen ve senarist Aydın Arakon’un atılımlarıyla Çığlık (Aydın Arakon, 1949) filmi yapılmıştır. Tam anlamıyla korku filmi olarak değerlendirilemese de korku öğelerini barındırmaktadır. Delirtilmeye çalışılan birinin yaşadığı paranoyaları anlatan film maalesef kayıp filmler arasındadır.

Çığlık (Aydın Arakon, 1949)

1953 yılında Mehmet Muhtar’ın yönetmenliği ve Hollywood’da çalışmış biri olan Turgut Demirağ’ın yapımcılığı ile Drakula İstanbul’da (Mehmet Muhtar, 1953) çekilmiştir. Filmin senaryosunda Ümit Deniz adı gözükse de senaryonun kaynağı 1930’lu yıllarda iki baskı yapan (ilk baskı 1931 yılındadır) Ali Rıza Seyfi’nin Kazıklı Voyvoda adlı kitabıdır. Bu kitap 1897 yılında ilk baskısını yapan Bram Stoker’ın ünlü Dracula romanının bir uyarlaması, özetleştirilmesidir. Kitap ile paralellik arz eden Drakula İstanbul’da filmiyle Dracula rolüne Atıf Kaptan soyunarak büyük bir başarı kazanmıştır. Film, bilinen vampir arketiplerinin tersine İslamlaştırılmış, Türkleştirilmiştir. Haçtan korkan vampir, Kuran’dan ve sarımsaktan korkar hale gelmiştir. Ama filmi asıl ilginçleştiren Bram Stoker’ın tarihi bir şahsiyetten esinlendiği ve üstü kapalı olarak bahsettiği Vlad III (Kazıklı Voyvoda) ile Kont Dracula arasında direkt bir bağlantı kurulmasıdır. Yaşamında da Türk düşmanı olan Vlad’ın bu özelliği sıklıkla vurgulanır.

Avusturyalı dansçı Annie Ball, Bülent Oran, Cahit Irgat gibi oyuncuların yer aldığı film, bulunduğu dönem içinde öncü bir girişimdir. Özel efektler konusunda ise yeteriz kalındığı için en basit çekimler bile sorun teşkil etmiştir. Örneğin mezarlık sahnesi için yapılacak çekimlerde ihtiyaç duyulan sis, set ekibinden otuz kırk kişinin ağzında üçer dörder sigarayla görüntüye girmeyecek şekilde yere uzanıp, çekim boyunca sigara üflemesiyle gerçekleştirilmiştir. Şatonun geneli için maket yapılmışken, kalkan, kılıç ve zırhlar tel iskelet üzerine alçı dökülerek hazırlanmıştır. Ancak tüm imkânsızlıklara rağmen pek çok konuda bir ilke imza atmış bir filmdir Drakula İstanbul’da. Bu film ile Dracula üzerine film yapan ilk Müslüman ülke unvanına erişilirken, aynı zamanda Hammer filmlerinden önce Dracula’nın dişlerinin sivriltilip ekranlarda köpek dişlerinin ilk defa sergilenmiş olması da korku tarihinde kabul görmüştür. (F.W.Murnau’nun 1922 yılında çektiği Nosferatu (Nosferatu, eine Symphonie des Grauens, Nosferatu, Bir Dehşet Senfonisi, 1922) filmindeki vampirin dişleri daha çok faremsi ve bir yaratığa ait dişlerdir. Haliyle Nosferatu’nun geçerli sayılması mümkün değildir. Çünkü vampirler köpek dişleri ile özdeşleşmiş karakterledir). Drakula İstanbul’da filmi Türk Film Dostları Derneği’nce iki ödüle birden layık görülmesine rağmen bir gelenek kuramamıştır.

Drakula İstanbul’da (Mehmet Muhtar, 1953)

Bir sonraki korku deneyimi için 70’lere kadar beklemek gerekmektedir. Yavuz Yalınkılıç, Ölüler Konuşmaz ki (Yavuz Yalınkılıç, 1970) filmini çektiğinde temel kaynakların eksikliğinden (Türk toplumunun korku-fantastiğe uzak olması, senaristlerin yetersizliği) dolayı başarılı olamaz. Film ürkütücü bir köşkte geçmektedir. Kötücül bir hayalet ile insanlar arasında geçen olaylar anlatılmaktadır. İçerdiği sahneler ve diyaloglar pek çok korku filminde kullanılan öğeler olmasına rağmen arzu edilen etkiyi yaratamamaktadır. Çünkü doğaüstü olan sahnelerde mantıksal bir yaklaşım sunulmuştur (Muhakkak ki bu, dönem seyircisi için düşünülerek kurgulanmıştır). Köşkteki misafirlerin kahyaya seslenmesine rağmen cevap vermemesine sağır yorumu yapılır. Kendiliğinden açılan kapılara kahyanın açtığı yorumu getirilir. Ani şok sahnelerinde durumsal bir yaklaşımla mazeretler üretilir. Filmde gerilimin arttırılması için kullanılan kahkaha efekti, sıklıkla tekrar edildiğinden olsa gerek istenen gerilimi yaratamaz. Bir vampir-hortlak hikayesi sunan senaryoda güneşle beraber eriyen karakter ile film bitti denirken sulu bir şakayla kapanış sekansına girilir (hortlağın kahkahasını taklit eden komik bir karakter, gerçek bir kahkaha duyunca arkasına bakmadan kaçarak filmle bir nevi dalga geçer). İlginçtir ki Drakula İstanbul’da filmi de sulu bir espriyle sonlanmaktadır. Vampiri uzaklaştırmak için kullandıkları sarımsaklardan sıkılan karakter, vampirin ölmesiyle mutfaktaki tüm sarımsakları atar ve sevgilisine artık imam bayıldıyı sarımsaksız yemek zorunda kalacağını söyler. Neticede Aytekin Akkaya’nın ilk performanslarından birini sergilediği Ölüler Konuşmaz ki başarısız bir film olarak kabul edilirken gerisinde Ergün Evren’in Ölü adlı şiirinden etkileyici birkaç dize bırakır.

-Dur! Kaçma!

-Benim gözlerim vardı bu boşluklarda,

-Parça parça kurtların yediğine bakma,

-Ne ateşli dudaklar değmişti dudaklarıma…

1970’lerde çekilen ve yapım şirketindeki büyük yangında kaybolan Ölüler Konuşmaz ki 2000’li yıllara kadar kayıp film statüsündeydi. Rahmetli Sadi Konuralp tarafından Yeni Lale Film Stüdyoları’ndaki araştırmaları sırasında bulunduktan sonra geniş bir izleyici kitlesine (yurt içi ve yurt dışı) hitap etme şansına da erişmiştir.

Bir sonraki çalışma 1974 yılında Metin Erksan’ın imzasını taşır. 1971 yılında William Peter Blatty The Exorcist (Şeytan) romanını yazdıktan sonra 1973 yılında The Exorcist (Şeytan, William Friedkin, 1973) filmi çekilmiştir. Film dünya çapında büyük ses getirdikten sonra Metin Erksan Londra’ya giderek filmi izleyip, romanı okuyup, senaryosunu yazmıştır. Ancak Hıristiyanlıkla doğrudan bağlantılı olan filmin uyarlaması zordur. Nitekim çekimi öyle de olmuş, film başarısız ve gülünç bir duruma düşmüştür. Orijinal film, şeytan Pazuzu ile bir papazın savaşını anlatır. Ancak bu uyarlama kendi kültürümüz için bilindik değildir. Çünkü Hıristiyan dininde Şeytan, Tanrı’ya karşı bir güçtür. Papaz, kul ile Tanrı arasında bir aracıdır, kutsal su ve haç ise kötülükleri def eder. Ancak Müslüman bir ülkede bunlar geçerli olamaz. Zaten zorlama bir senaryo ile sakallı bir adamın (hacı ya da hoca olduğu filmde belli değildir) zem zem suyu ve dualar ile şeytan kovmasının bizim kültürümüzde yeri yoktur. Netice itibariyle Cihan Ünal’lı Şeytan filmi, eklenen dramlar, kötü görsel efektler ve makyajlar, sıkıcı sahneler (bir buçuk dakika boyunca onlarca kez tekrarlanan “Allah’ın rahmeti üzerinde olsun” duası gibi) eşliğinde sonlanır. (Amerika’da amatörce çevrilen bir altyazıda çevirmen “The End” yazısından sonra “At Last” yazar. Bu durum filmi izleyenlerin genel bakışını gayet iyi açıklar)

Şeytan (Metin Erksan, 1974)

Türk sineması bu üçüncü denemesinden sonra uzun bir süre korku türüne el atmaz. Ancak çoğu fantastik filmde korku öğelerine, şahsiyetlerine, mekanlarına yer verilir. Yabancı korku filmlerinden ve korku-komedilerden esinlenerek eserler yaratılır. Ancak hiçbiri korku perspektifi içinde değerlendirilemez.

Cüneyt Arkın, Malkoçoğlu Krallara Karşı (Süreyya Duru/Remzi Jöntürk, 1967) filminde popüler bir çizgi roman kahramanı olan Malkoçoğlu rolüne bürünerek Kazıklı Voyvoda ile savaşır. Kartal Tibet, 1969-1973 yılları arasında yapılan Tarkan filmlerinde iskeletin üzerine kan damlaması neticesinde canlanan vampir bir kadın (Tarkan Altın Madalyon, Mehmet Aslan, 1972) ve insan yiyen dev bir ahtapotla (Tarkan Viking Kanı, Mehmet Aslan, 1971) karşılaşır. Yönetmenliğini Yavuz Figenli’nin yaptığı Kara Boğa (Yavuz Figenli, 1974) filminde Kazıklı Voyvoda yine boy gösterir. Hatta Kemal Sunal bile Süt Kardeşler (Ertem Eğilmez, 1976) filminde gulyabani karşısında esprili de olsa korkutmayı hedefler.

Şeytan filmiyle aynı yıl dünya sinemalarında Young Frankenstein (Genç Frankenstein, Mel Brooks, 1974) gösterime girer. Amerikalı güldürü ustası Mel Brooks’un, Universal Pictures çatısı altında çekilen Frankenstein (Frankenştayn, James Whale, 1931) ve Son of Frankenstein (Frankenştayn’ın Oğlu, Rowland V. Lee,1939) filmlerini tiye alarak çektiği Young Fraknstein’dan esinlenen Nejat Saydam bir yıl sonra Sevimli Frankestayn’ı (Nejat Saydam, 1975) yaratır. Ancak bu da başarısız olur.

Tarkan Viking Kanı (Mehmet Aslan, 1971)

1988 yılında Atıf Yılmaz, Arkadaşım Şeytan (Atıf Yılmaz, 1988) adlı müzik-komedi-dram karışımı bir film çeker. Film, başarılı olmak için ruhunu şeytana satan bir müzisyeni anlatmaktadır. Şeytan rolünü Ali Poyrazoğlu, müzisyen rolünü Mazhar Alanson’un canlandırdığı Faustvarimsi bu film ilginçtir ki kendinden bir yıl önce çekilen Angel Heart (Alan Parker, 1987) ile pek çok benzerlik taşımaktadır (Ruhunu şeytana satan ana karakter, takım elbiseli ve baston taşıyan bir şeytan, şeytanın elinden eksik etmediği yumurta bunlardan birkaçıdır). M.F.Ö. grubunun üç üyesi de filmde rol almışken, müzikleri ve dansları ile kaliteli bir film izlenimi vermektedir.

Şeytan’dan sonraki gerçek anlamdaki ilk korku filmi 1993 yılındaki metaforik bir vampir öyküsünün anlatıldığı Karanlık Sular’dır (Karanlık Sular-The Serpent’s Tale, Kutluğ Ataman, 1993). Türkiye’nin çektiği ikinci vampir filmi olan Karanlık Sular, çok geniş gösterime giremez. Bundaki başlıca etken Türk ve İtalyan sinemacılarının ortak sıkıntısı olan yerli filmlerin box-office’de iş yapmaz mantığıdır. Film, Amerikan ve Türk oyuncularıyla (hatta sinema tarihçisi Giovanni Scognamillo’nun da mezarlık arşivcisi olarak ufak bir rolü bulunmaktadır), tarihsel mekanlarıyla kendinden öncekilere göre daha ciddi bir yapım görünümü verir. Ancak sinema tahsilini Amerika’da tamamlayan Kutluğ Ataman büyük bir başarı yakalayamaz.

2000’li yıllara gelindiğinde ise video kuşağıyla büyüyen korku meraklıları teknoloji ve imkanların genişlemesiyle korku filmi yapma yoluna girer. Dvd piyasasının yaygınlaşması ve Amerikan korku filmlerinin yüksek seyirci çekmesinin de bir sonucu olarak Taylan biraderler Plato film hesabına Sinan Çetin yapımcılığında genç bir yazarın kitabından sinemaya bir uyarlama yaparlar. Doğu Yücel’in 2002 yılında İmge Yayınlarından basılan Hayalet Kitap adlı kitabı yine aynı yazar tarafından senaryolaştırılarak Okul (Durul/Yağmur Taylan, 2004) ismiyle gösterime girer. 800.000’i aşan gişe başarısının ardında maalesef saygın bir korku filmi olması yatmamaktadır. Güzel ve yakışıklı liseli gençlerin boy göstermesi, korku ile beraber komedi öğelerinin de sıkça kullanılması, Teenager filmi olması ve hitap ettiği kesimin en büyük korkusunu (ÖSS) yansıtması başarısının ardındaki en büyük sırdır. Film korku-komedi alanında yapılan ilk yerli film olması ile de önem arz etmektedir.

Okul (Durul/Yağmur Taylan, 2004)

Okul filminden cesaretle Orhan Oğuz cinlerle ilgili Anadolu’da geçen bir korku filmi yapar. Gore türlerinde olduğu gibi bolca kan ve cinsellik içeren Büyü (Orhan Oğuz, 2004) İslami motifleri maalesef yeterince düzgün işleyemez. Her şeyden önce korku-fantastik sinemasına inanmayan bir yönetmen tarafından çekilmesi bunun belki de en önemli sebebidir. Ancak Büyü filmi ile Türk seyircisinin korku türüne açlığı iyice ortaya çıkmış, ardı arkası kesilmeyen projeleri de beraberinde getirmiştir. Böylelikle korku tarihimiz açısından en verimli çağ başlamıştır.

Japonya’da eğitim görmüş Hasan Karacadağ, Uzakdoğu filmlerinden etkilendiğini bariz bir şekilde yansıttığı (bol dijital efektleri, çekim teknikleri) D@bbe (Hasan Karacadağ, 2004) filmini yapar. Dünyada artan intihar vakalarını Kuran ve İslam temellerine bağlayarak büyük bir eksikliğimizi kapatır. Daha önce Hıristiyan inanışlarını kendi kültürümüze adapte etmeye çalışırken, D@bbe ile kendi inanç ve kültürümüzün aslında korku motifleri taşıdığını ispat etmiş oluruz. Kıyameti kendimizce yorumlarız. Yarım milyonu aşan seyirci başarısının altında işte bu yatar. Her ne kadar Japon filmlerinin bir kopyası niteliğinde de olsa Türk sinemasına bir özgünlük getirir.

Büyü (Orhan Oğuz, 2004)

Ardından Şahan Gökbahar’ın kardeşi, Gen (Togan Gökbahar, 2006) filmini dijital kamera teknikleriyle çekerek 35 mm’e aktarır. Hollywood filmlerinden bariz bir şekilde etkilenen film, akıl hastanesinde işlenen cinayetleri anlatır. Gerilimi muhafaza etmeye çalışan senaryosuyla, sürpriz sonuyla, maskeli akıl hastası sayesinde –ki bu karakter Şahan Gökbahar tarafından oynanmıştır- seyirlik bir filmdir. Ancak Okul ve D@bbe’deki başarıyı yakalayamaz.

2006 yılı korku sineması için önemli bir yıldır. Türk seyircilerinin sinema salonlarında yerli filmleri yabancı yapımlara tercih etmesi korku türünü de çeşitlendirir ve çokça projeye imza atılır. Beyza’nın Kadınları (Mustafa Altıoklar, 2006) ile ülkemizde popüler olan seri katil temalı film ve dizi meraklılarına istenen verilmeye çalışılır. Tamer Karadağlı’yı Demet Evgar ile buluşturan polisiye-gerilim tarzındaki film, korku türünde sıkça tekrarlanan seri katil ve şizofreni konularına değinir. TV için çekilen ancak Dvd olarak piyasaya çıkan, ilk üç serisini Çağan Irmak’ın yönettiği Kabuslar Evi kurt adamlardan, hayaletlere kadar farklı konuları anlatır. Takip, Son Dans, Hayal-i Cihan Çağan Irmak yönetmenliğinde, birbirinden ünlü oyuncularla çekilir (Fikret Kuşkan, Hümeyra, Çetin Tekindor). Tüm hikayelerde ortak payda eski bir köşk ve emlakçısıdır. Diğer bölümleri farklı yönetmenler tarafından çekilmiş ve yine pek çoğu Çağan Irmak tarafından kaleme alınmıştır. Uluç Bayraktar tarafından Kaçan Fırsatlar Limited, Çizgisiz Zamanlar, Tanıdık Yabancı, Karanlıktan Gelen, Çarşamba Karısı çekilirken; Cevdet Mercan Seni Beklerken, Gece Gelen Arkadaşlar, Onlara Dokunmak ve Irmak Çığ ise Bir Kış Masalı ve Uyur Gezerler bölümlerini çekmiştir. Toplam 13 bölümün bir kısmı Avşar Film’den piyasaya Dvd/Vcd formatında sürülmüştür.

Gen (Togan Gökbahar, 2006)

Yine aynı yıl Araf (Biray Dalkıran, 2006) isimli korku filmi vizyona girer. Kısa filmcilikten gelme Biray Dalkıran, gerilimli bir hayalet hikayesini işler filmde. Evlilik dışı hamile kalan bir kadının, kürtaj olmasından sonra Araf’tan geri geldiğine inandığı küçük çocuğun hayatına girmesiyle yaşadığı psikoz durumları anlatılır. Türk sinema ve ekranlarında iyi gişe yapan hayalet çocuk hikayesine değinilmesi, Hayko Cepkin’in kendine özgü müzikleri ile ilginç bir yapım olsa da etkileyici bir film değildir Araf. Uydurma senaryolarla yalnız bırakılan kadının içine düştüğü dehşet sahnelerinin gerçeklikten uzak olması filmi bayağılaştırır. Alain Robbe-Grillet’in edebiyat bağlamında söyledikleri sinema ve diğer sanatlar için de geçerlidir. Bunu sinemasal ürünlere uyarlarsak, Grillet, yönetmenin ve izleyicinin ortaklaşa paylaşacağı bir hayretin, farklı bir dünyaya atlamak için sıçrama tahtası görevi görmesi gerektiğinden bahsetmektedir. Bu çerçeve dahilinde Araf’ın bu konuda eksiklikleri göze çarpmaktadır. Filmin Dvd’si Amerikalı bir firma tarafından alınarak korku bayramı Halloween’de raflarda satışa sunulur ve böylelikle önemli bir adım atılmış olur. Zaten Amerikan korku severlerin tercih ettiği filmler ile pek çok benzerlik taşımaktadır. İsim benzerliği yüzünden ise Araf (The Purgotory) olarak değil de Kürtaj (The Abortion) ismiyle satışa sunulmuştur.

Ve nihayet 2006 yılında gösterime giren son film Küçük Kıyamet (Durul/Yağmur Taylan, 2006) olur. Taylan biraderler bu sefer daha ciddi bir yapıma imza atarlar. Hem senaryosu, hem oyuncuları (Başak Köklükaya, İker Aksum), hem müzikleri (Kevin Moore), hem sahne tasarımları (Jefrey Rollins’in tablolarıyla zenginleşen sahne ve yardımcı öğeler, hayal dünyasındaki imgelerin gerçek dünyadan alıntı olması, vb.), hem de ayrıntı ve sahne devamlılığına özen gösteren sahne ekibinin çalışmalarıyla iyi bir korku filmi ortaya çıkar. 17 Ağustos 1998’te İzmit ve çevresini, haliyle tüm Türkiye’yi derinden etkileyen depremin sonrasında bu konuyu işleyen bir film çekilmesi zaten kaçınılmazdır. Deprem korkusuna çeşitli sahnelerde ustaca değinen Taylan Biraderler, yine Doğu Yücel’in yazdığı senaryo ile İstanbul’daki ardı ardına yaşanan depremlerden kaçan Bilge karakterinin (Başak Köklükaya) ailesiyle beraber şehri terk etmesi ve yerleştikleri yeni ev ve bahçe işleriyle uğraşan kasabanın yerlisi Ali (İlker Aksum) yüzünden içine düştükleri korkutucu durumu anlatır. Sürpriz sonuyla ölüme farklı bir bakış işlenmiştir aslında senaryoyla. Filmin sonundaki flasbackler ile her şey anlaşılır. Yönetmenlerinin ifade ettiği üzere Amerikan sinemasına yaklaşan tek yerin bu flasbackler olduğu söylenir. The Others (Alejandro Amenabar, 2001), Dead End (Jean-Babtiste Andrea/Fabrice Canepa, 2003) gibi filmlerde olduğu gibi ölüme farklı bir gözle bakılan başarılı bir çalışma böylelikle gerçekleşmiş olur. İki buçuk dakikalık finalinin tek bir karede çekilmesi, çekimin bir gün sürmesi ve altı-yedi tekrardan sona gerçekleştirilmesi filme verilen değer ve özeni gösterir. Tanıtım yazılarında (credits) Peter Weir, John Carpenter ve kendileri gibi kardeş olan Joel Coen & Ethan Coen’e teşekkürler sunulması ile yönetmenlerin etkilendikleri isimlerin kısa bir listesi sunulur.

Küçük Kıyamet (Durul/Yağmur Taylan, 2006)

Bir sonraki film, 2007 yılında senaristliğini ve yönetmenliğini Tan Tolga Demirci’nin yaptığı, Kapadokya’da geçen başarısız bir yapıttır. Arabaları bozulan beş gencin kaldıkları mağarada yaşadıkları halusilasyonlar etrafında dönmektedir Gomeda (Tan Tolga Demirci, 2007). Müziklerini yapan ve Amerika’da ikamet eden Semih Tareen bu filmle Philadelphia’da düzenlenen 2008 Terror Film Festivali ve 2008 Accolade Competition’da en iyi müzik ödüllerini almayı başarır. Ancak filmin geneli bu başarılardan çok uzaktır.

Şeytan çarpması konusunu işleyen Şeytan filminin başarısızlığından sonra içe dönük bir bakış açısının yakalanması kaçınılmazdır. Korku filmleri furyasının revaçta olduğu bu dönemde de Türk ve İslam kültürlerinin işlenmesi gayet yerinde olacaktır. Perili evler, binaların altlarında yatan yatırlar, al karısı ve cin çarpması gibi bize özgü olan kavramlar bunlar arasındadır. Nitekim Musallat (Alper Mestçi, 2007) bu açığı tam anlamıyla kapar. Bir insana duyduğu aşktan dolayı çevresinde terör estiren bir cinin hikayesini anlatan film ile ilk defa bildik ve tanıdık olan cin çarpması işlenir. Hollywood’dan getirilen başarılı makyaj ve görsel efektleri uzmanları sayesinde ilgi çekici bir yapım ortaya çıkar. Almanya, Belçika ve Hollanda’da da gösterime giren film çoğu yerel kaynakta en iyi koru filmi olarak değelendirilir. Ancak bu iddialı yorumlar aramızda olan ve henüz filmini çekmemiş herhangi bir Türk yönetmenine şimdiden yapılmış bir haksızlık sayılabilir.

Musallat (Alper Mestçi, 2007)

Cin ve iblis filmlerinin bir diğeri 2008 yılında Semum (Hasan Karacadağ, 2008) adıyla sunulur. Hasan Karacadağ, D@bbe filmiyle yakaladığı başarıdan sonra bu sefer bir kıyamet filmi değil de bir cin filmi çeker. Film, yeni bir eve taşınan ve orada The Exorcist filmini anımsatan sahnelerle (yatağa bağlanan, insanlara tüküren kadın) giderek kötüleşmeye başlayan Canan (Ayça İnci) karakteri üzerinde döner. Pek çok sahnesinde zaten Amerikan filmlerinden esintiler taşır. Cehennemdeki Semum ile savaş, Consantine (Francis Lawrence, 2005), karakterin iblis tarafından çarpıldığı bölümler ise The Exorcist’i hatırlatmaktadır. Kara büyüyü de içeren filmdeki aşırı dijital efekt kullanımı animasyon filmlerini aratmayacak niteliktedir. İlk üç günde yakaladığı gişe başarısı ile ilk sıraya oturan nadir korku filmlerden biri olan Semum, kendinden önceki filmlerle ortak bir temayı içerir. Ev ya da lanetli, lanetlenmiş ev teması! Korku tarihinde otuzlu ve kırklı yıllarda Old Dark House (James Whale, 1932) , House of Dracula (Erle C. Kenton, 1945) gibi filmlerle kendine yer edinen ev temalı filmler, elli ve altmışlı yıllarda House on Haunted Hill (William Castle, 1959), The Haunting (Robert Wise, 1963), yetmişlerde ise The Amityville Horror (Stuart Rosenberg, 1979) ile daha da sağlamlaşır. Bu örneklere yüzlercesi eklenebilir. Türk yapımcı ve senaristler olarak nedeni bilinmez ama Ölüler Konuşmaz ki, Karanlık Sular, Küçük Kıyamet, Kabuslar Evi, Semum filmlerinin özünde hep bir ev teması işlenmiştir.

Semum (Hasan Karacadağ, 2008)

Sonlarına doğru özgünleşen Semum, bir iblistir ve korkutucudur. Ancak filmin korkutuculuğu görecelidir ve izleyiciye göre değişkendir. Nitekim Japonlar yeteri kadar korkunç bulmuşlar ki Yubari Fantastik Film Festivali’nde gösterme ihtiyacı duymuşlardır.

Türk sinemasında ilginçtir ki ciddi yapımları mizah yoluyla eleştirme ya da yeniden yorumlama alışkanlığımız vardır. Scary Movie (Korkunç Bir Film, Kenen Ivory Wayans, 2000) gibi korku filmlerini taşlayan filmler işte tam bizi anlatır. Devam filmleri çekilen bu yapımlar ciddiyetten uzak, güldürü amaçlı filmlerdir. Biz de The Exorcist taşlaması olan Kutsal Damacana (Kamil Aydın/Ahmet Yılmaz, 2007) ve Saw (Testere, James Wan, 2004) filminin mizahı olan Destere (Ahmet Uygun, Gürcan Yurt, 2008)’yi çektiğimizde bu akımı takip etmişizdir. Asıl amaçlarının güldürü ya da korku olup olmadıklarını anlamak filmleri izledikten sonra bile güçtür. Ancak Kutsal Damacana çok sevilmiş olacak ki bir devam filmi planlanmaktadır. Kurt adam temalı olup 2009’da gösterine girmesiyle belki de yeni bir korku-komedi çılgınlığı başlayacaktır. Universal’ın kırklı yıllarda Dracula, Frankenstein ve Mummy filmlerine Bud Abbott ve Lou Costello ikilisiyle çektiği ve klasik canavarlarla dalga geçen yapımlar gibi biz de bu ticari oyunu Şafak Sezer ile sergileyeceğiz anlaşılan.

Kutsal Damacana (Kamil Aydın/Ahmet Yılmaz, 2007)

Yine korku-komedi dalındaki bir diğer film Rıfat Ilgaz’ın ölümsüz eserinden uyarlama olan ve sekizinci serisi çekilen Hababam Sınıfı 3,5 (Ferdi Eğilmez, 2006)’tur. Hababam Sınıfı serisine bir çeşitleme niyetini içerse de zaten ucuz bulunan korku türüne aslında zararı dokunmaktadır. Bu film de salt korku filmi değildir ve yalnızca türe alt başlıklar eklemiştir.

Tüm bunların haricinde küçük bütçelerle çekilen kısa filmler, Tv için teaserları hazırlanan diziler, amatör korku meraklıların yaptığı çalışmalar, senaryosu yazılan ama tamamlanamayan taslaklar gibi pek çok proje vardır korku türüne ait. Rahmetli Metin Demirhan, Baltam Gelecek, Kellem Gidecek filmini bitiremeden aramızdan ayrılır. Hakula isimli korku-komedi dizisinin teaserı çekilir ancak Tv ekranlarında gösterilmez. Doksanlı yıllarda 3 bölümlük bir vampir dizisi düşünülür ancak gerçekleşmez. Sandık filminin yönetmeni (Can Evrenol) gibi başarılı birçok yönetmenin kısa korku filmleri vardır. Bu ürünler Türk korku sineması içinde değerlendirilmeseler de yeni filmlerin önünü açması yönünden her biri takdir edilecek çalışmalardır.

Cin Geçidi (Özgür Selvi, 2009)

Bugünlerde (Mart 2009) Tuğçe Kazaz’ın rol aldığı Cin Geçidi adlı bir projenin çekimlerinin devam etmesi Türk sinemacılarının korku türünü daha ciddi değerlendirdiklerini göstermektedir. Çünkü sinemanın her türü bir çeşit arz-talep meselesidir. Seyircinin talebi olmadığı değerlendirilirse yapımcılar arz etmemektedir, yapımcılar sunmadıkları için ise yeterli bir talep yaratılamamaktadır. Ancak şunu da unutmamak gerekir ki, korku romanlarının satışlarındaki patlama, korku sinemalarının gişelerdeki başarısı, sevgililer gününde dâhil üç boyutlu vahşet filmlerinin özel gösterimler yapması ve ülkemizdeki sürekli artan vahşi cinayet haberleri bu türe çok da uzak olmadığımızı gösterir. Kim bilir, belki içimizdeki canavarı korku türüne ait sinemasal yapıtlarla bastırabilirsek gazetelerin üçüncü sayfa haberlerini azaltabiliriz…

Korkusitesi için yazan Fatih Danacı

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , ,

Paylaş:

  1. Cehennem diyor ki:

    Son olarak “Doku” başta olmak üzere ’Kan Kokusu’, ’Tamaya’ ve ’Berzah Alemi’ filmleriyle birlikte toplamda 4 film çekeceğini beyan eden Serkant Yaşar Kutlubay, ki profili incelenirse yakından takip etmediğim için gözümden kaçan bir takım korku filmleri çekmiş, türün zamanla içine gireceğimizin bir kanıtı. ABD vb gibi türlü milletlerin mitlerinden, dini korkularından beslenemediğimiz gibi bir etken var bu doğru. Ya da yaptım oldu türü incir çekirdeği temalı uzun metrajlar çekilmediği de doğru. Sizin, benim ve arkadaş çevremin rahat etmeyen beyinleri korku türüne yöneldikçe ve burda huzur buldukça daha tonlarca ürün çıkar ortaya. Bizim en yanlış bakış açımız: bir resmi bir çerçeveye oturtmak ve oraya mal etmek ve çerçeve değişince yeni çerçeve ne kadar güzel olsa da beğenmemek.

  2. Cehennem diyor ki:

    çok geç ve laubali bir yaklaşım olacak ama “önde gelen sinema yazarı”nın saçmaladığı kanaatindeyim. 2012 Türkiye’sinden ziyade git köklere arkadaş ne şehir efsaneleri, ne mitler var. Şamanizme git, efendim yöresel hikayelere git. Sağlam mitolojimiz var kaynaklandırılmamış. Bkz. Kabuslar Evi Çarşamba Karısı bölümü. Var böyle lohusa dönemlerde kadınlara musallat olan yahut bebeklere ilişen yaratıkların hikayeleri. Atilla Dorsay’ı severim. Fakat hoş bir beyanda bulunmamış.

  3. StephenAli diyor ki:

    Artık bu sayfanın yenilenmesi lazım bence çok film eksik mesela:

    1)Araf
    2)Konak
    3)Cehennem 3D
    4)Gomeda
    5)Eğer Kutsal Damacana koyulduysa Kutsal Damacana:itmen ve dracoola

    Aklıma gelirse daha eklerim herkese iyi günler…

  4. gorcun diyor ki:

    Derler ya sinemanın üvey evladı diye korku sineması için. Çoğu insan da böyle basit algılayıp, görür korkuyu. Bazen bakıp düşünüyorum ben niye seviyorum bu kadar, bu sitedeki insanlar niye seviyor, bizim derdimiz ne? Bu kadar araştırma, inceleme, hayatta adını duymayacağınız filmlerden tutun, en popüler korku örneklerine kadar yazılar vs.. Filmler,hikayeler, masallar, fantaziler, müzikler, mitler…

    Ortak noktada toplanılan müthiş bir site olarak görüyorum bu yeri her geçen gün Türk korku kaynağı olarak. Yaklaşık 1.5-2 yıl önce takip etmeye başladığım sitenin içerisinde yer almaktan da gurur duyuyorum. Dahası bir çok korku izleyicisi kadar, korku sineması için bir şeyler yapma gayretinde olanların da siteyi takip ettiğini biliyorum. Umuyorum ki o günleri de göreceğiz :) İçimden gelerek bu başlığa böyle bir şey yazmak istedim…

  5. devilboy diyor ki:

    Bende katılamayacağım Orçun. Var olan potansiyel harekete geçirilirse en az japon sinemasının korkutuculuğu kadar bizde korkutabiliriz!

  6. gorcun diyor ki:

    Şu haberi gördüm paylaşmadan edemeyeceğim. Bunu söyleyen ülkenin önde gelen sinema yazarlarından ama ben hiç katılmadım açıkçası. Siz ne dersiniz?

    http://www.ntvmsnbc.com/id/25134568/

  7. gulsah baykal diyor ki:

    Yazı özellikle fazla uzatmadan yazıldığı için güzel olmuş. Yazıda yapılmış çoğu saptamaya ben de katılıyorum. Gen filminde Şahan Gökbakar’ın canlandırdığı sapık katil bence Türk korku filmi dünyasına biraz daha rötuşlanarak aynen bir Michael Myers gibi yerleştirilebilir kanısındayım. Zaten filmi izlediğimde sanki hafif bir M.Myers havası var gibiydi bu karakterde. Musallat da bir korku filmi için profesyonel efekt ve makyaj kadar oyunculuğun da önemli olduğunu gösteren güzel bir örnek bence. Çünkü cini canlandıran Burak Özçivit’in rolünün hakkını verdiğini düşünüyorum.
    Ancak Dabbe için Japon korku filminden esinlenilmiş diyemeyeceğim çünkü orjinal film olan Kairo’yu da izlemiş biri olarak söylemeliyim ki açılış sekansı neredeyse Kairo’daki sahne ile birebir aynıydı. Esinlenmeden çok alıntı olmuş diyebilirim. izleyiciye gerilimi hikaye ile vermek yerine sürekli ani çıkışlarla korkutmaya çalıştığı için bir süre sonra gerilim ve korku hislerinin körelmesine neden oluyordu.

  8. karabiber diyor ki:

    kabuslar evi serisi, küçük kıyamet, musallat ve nedense ortalarda adından çok söz ettirmeyen öldür beni de oldukça başarılıydı. tabi buradaki başarı kıstası kişiden kişiye göre değişebilir. benim korku anlayışım bol çığlık, kan, vahşet ya da aniden kapının ardından birinin çıkıp böö demesi değil. bu tarz filmler etkilemiyor beni. kaldı ki bu tarz filmlerden avrupa sinemasında çokça var zaten. bizim korku kültürümüz daha çok bilinmeyene, cinler alemi ve ahirete dayanıyor. ve bu çizgiyi daha güzel çok daha kaliteli filmlerle yurtdışına taşımalıyız diye düşünüyorum. bazı şeyler evrensel olmasa da bizim korkularımız bunlardır. nasıl uzak doğu sineması kendilerine özgü lanetlerle adından söz ettiriyorsa, biz de kendi korkularımızla adımızdan söz ettirmeliyiz bence. diğer yöntemler zaten çokça denenmiş ve artık klişe olmuşlar.

  9. gorcun diyor ki:

    Türk korku sineması için güzel bir yazı olmuş. Gözüme çarpanlar :

    – Drakula İstanbul’da filmini yapanlar ciddi anlamda korku sevdalısı insanlarmış. Şimdiki teknoloji olsa kralını yaparlar!

    – Türk korku sineması uzun süre tökezlemiş ama 2000′lerde ciddi anlamda yükselişe geçmiş. Bu açıdan umut verici.

    – Kabuslar Evi serisi sinemaya aktarılmamasına rağmen izlediğim en başarılı Türk gerilim yapımları arasında yer alıyor (Özellikle ilk 5)

    – Yorumlara ve bu siteye bakılırsa Türkiye’de dünya standartlarında bir korku filmi çekmek için bilinçli ve potansiyel bir kitle var. Önemli olan bunu değerlendirip hayata geçirebilmek. Neden bizim bir 13.Cuma’mız, bir Freddy’miz, bir Şeytan’ımız, bir Yaşayan Ölüleri’miz, bir Sapık’ımız, bir Testere’miz vs vs… olmasın?

Yorum Yaz

Yorum yapmak için üye girişi yapmalısınız.